Ekonomik büyüme, kalkınma, istihdam ve refah göstergeleri yükselirken bir ülkenin halkı kendini hâlâ “yoksul” hissediyorsa, mesele yalnızca gelir düzeyinde değil; toplumun gelir dağılımında, fırsatlara erişiminde ve yaşam kalitesinde aranmalıdır. Bu noktada “göreli yoksulluk” kavramı, klasik anlamda “mutlak yoksulluk” ölçümlerinin ötesine geçerek refahın toplumsal bir bağlamda değerlendirilmesini sağlar. Göreli yoksulluk, bir kişinin veya hanenin yaşadığı toplumun ortalama refah düzeyine kıyasla ne kadar geride kaldığını ölçer. Yani mesele, sadece “ne kadar gelire sahip olduğumuz” değil, aynı zamanda “başkalarına kıyasla nasıl bir yaşam standardına sahip olduğumuz” dur.
Mutlak yoksulluk ölçütü, genellikle asgari gıda, barınma ve sağlık ihtiyaçlarını karşılayacak gelir düzeyi üzerinden tanımlanır. Dünya Bankası’nın uzun yıllar kullandığı 2,15 dolar/gün sınırı buna örnektir. Ancak bu sınır, gelişmiş ülkelerde ya da farklı yaşam maliyetlerinin bulunduğu bölgelerde sosyal refah farklarını açıklamakta yetersiz kalır. İşte bu noktada, göreli yoksulluk kavramı devreye girer.
Göreli yoksulluk, bireylerin veya hanelerin gelirlerinin toplumun ortanca (medyan) gelirine göre ne kadar düşük olduğunu gösterir. Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi kurumlar, genellikle “medyan gelirin yüzde 60’ının altında gelire sahip olanları göreli yoksul olarak kabul eder. Bu ölçüt, sadece temel ihtiyaçlara değil, aynı zamanda sosyal katılım, eğitim, kültür, teknolojiye erişim gibi unsurlara da odaklanır.
Dolayısıyla göreli yoksulluk, bireyin toplumsal standartların gerisinde kalışını gösterirken, yoksulluğu yalnızca “hayatta kalma meselesi” olmaktan çıkarıp “topluma dahil olma meselesi” haline getirir.
Göreli yoksulluk oranları, bir ülkenin gelir eşitsizliği düzeyini ve sosyal adalet politikasının başarısını anlamak açısından büyük önem taşır. Örneğin yüksek büyüme oranlarına rağmen gelir dağılımının adaletsiz olduğu ekonomilerde göreli yoksulluk oranı artmaya devam eder. Türkiye’de TÜİK verilerine göre, son yıllarda hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60’ının altında kalanların oranı yaklaşık yüzde 20 civarında seyretmektedir. Bu oran, her beş kişiden birinin toplumun genel refah düzeyinin oldukça altında yaşadığını göstermektedir.
Göreli yoksulluk ölçümleri sadece gelire değil, aynı zamanda “sosyoekonomik dışlanma” ya da ışık tutar. Çünkü bir bireyin gelirinin düşük olması, yalnızca ekonomik değil, kültürel ve psikolojik sonuçlar da doğurur. Eğitim olanaklarından yeterince yararlanamayan, konut koşulları kötü, kültürel etkinliklere katılamayan veya internet gibi temel hizmetlere erişemeyen bireyler, modern toplumun ritminden kopma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle, göreli yoksulluk aynı zamanda sosyal bütünlüğün de bir ölçütüdür.
Göreli yoksulluğun artmasının en önemli nedenlerinden biri gelir dağılımındaki bozulmadır. Gini katsayısı gibi eşitsizlik ölçütleri, toplumun üst gelir dilimlerinin toplam gelirden aldığı payın artmasıyla paralel olarak göreli yoksulluğun da yükseldiğini gösterir. Örneğin, toplumun en zengin yüzde 20’sinin toplam gelirden aldığı payın artması, orta ve alt gelir gruplarının göreli yoksulluk riskini büyütür.
Bu durum, sadece ekonomik bir dengesizlik yaratmakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal güveni, aidiyet duygusunu ve sosyal uyumu da zedeler. Yoksulluğun “göreli” hale gelmesi, bireylerin kendi yaşamlarını değerlendirirken referans noktalarını çevrelerindeki refah düzeyiyle kıyaslamalarına yol açar. Bu da “algılanan yoksulluk” duygusunu güçlendirir. Kısacası, ekonomik olarak daha fazla kazanıyor olsak bile toplumun genel refahı artmıyorsa, bireyler kendilerini yoksul hissetmeye devam edebilirler.
Göreli yoksulluğu azaltmanın yolu, salt gelir artışından değil, gelir dağılımını düzenleyen, fırsat eşitliğini güçlendiren politikalardan geçer. Eğitimde erişim, istihdamda adalet, kadınların iş gücüne katılımının teşviki, sosyal yardımların hedefe yönelik biçimde uygulanması gibi adımlar bu kapsamda önemlidir. Ayrıca bölgesel farklılıkları azaltmaya dönük yatırımlar da göreli yoksulluğun azaltılmasında kilit rol oynar.
Avrupa Birliği ülkelerinde uygulanan “sosyal içerme politikaları” (social inclusion policies), göreli yoksulluğun salt ekonomik bir gösterge değil, sosyal bir sorun olarak da ele alınmasını sağlamıştır. Türkiye’de de son yıllarda sosyal yardım sisteminin genişlemesiyle yoksulluk sınırının altındaki hanelere yönelik destekler artmıştır. Ancak sürdürülebilir bir refah için bu yardımların geçici çözümlerden kalıcı istihdam olanaklarına dönüştürülmesi gerekmektedir.
Günümüzde göreli yoksulluk ölçütleri yalnızca gelirle sınırlı kalmamaktadır. “Çok boyutlu yoksulluk endeksleri” (Multidimensional Poverty Index- MPI), bireylerin eğitim, sağlık, barınma, enerji erişimi, dijital bağlantı gibi alanlardaki dezavantajlarını birlikte değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, özellikle kentleşme hızının yüksek olduğu ülkelerde “modern yoksulluk” olgusunu daha doğru yansıtır.
Bir başka deyişle, yoksulluk artık sadece açlık veya işsizlik değil; toplumun ürettiği refahın paylaşım biçimiyle ilgilidir. İnternete erişemeyen bir öğrenci, yetersiz ısınan bir evde yaşayan bir aile veya şehirde sosyal etkinliklere katılamayan gençler de modern dünyanın “göreli yoksullarıdır.
Göreli yoksulluk ölçütleri, bize ekonomik büyümenin tek başına toplumsal refahı garanti etmediğini hatırlatır. Gerçek refah, toplumun tüm kesimlerinin adil biçimde pay aldığı, sosyal katılımın güçlü olduğu ve fırsat eşitliğinin sağlandığı bir düzenle mümkündür.
Bugün politika yapıcıların önündeki temel görev, ekonomik göstergelerin ötesine geçip, bireyin yaşam kalitesini merkeze alan bir refah anlayışı geliştirmektir. Çünkü yoksulluk artık “gelir eksikliği” değil, “eşitsizlik fazlalığıdır. Göreli yoksulluğu azaltmak, sadece ekonomiyi değil, toplumsal dayanışmayı da güçlendirmenin en etkili yoludur.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com