Günlük Hayatta Dayatma Sözleşmeleri

Ekonomist yazar
Not: Bu yazı, yazarın kişisel görüş ve değerlendirmelerini içermektedir.

Günlük hayatın hızına yetişmeye çalışırken çoğu zaman önümüze konulan metinleri ayrıntısıyla okumadan “kabul ediyorum” butonuna basıyoruz. Bir cep telefonu hattı açtırırken, dijital bir platforma üye olurken ya da konut kiralarken imzaladığımız sözleşmeler, hukuki literatürde “dayatma sözleşmesi” olarak adlandırılan bir yapının parçası. Bu sözleşmeler, taraflardan birinin koşulları tek taraflı olarak belirlediği, diğer tarafın ise müzakere etme imkânı olmaksızın kabul ya da reddetmek zorunda bırakıldığı metinler olarak tanımlanıyor. Günümüzde yaygınlaşan bu sözleşme türü, yalnızca bireysel tüketicileri değil, küçük işletmeleri ve hatta bazı sektörlerde çalışan profesyonelleri de yakından ilgilendiriyor.

Dayatma sözleşmelerinin temel özelliği, pazarlık gücü eşitsizliğine dayanması. Büyük şirketler, bankalar, sigorta kuruluşları ya da dijital platformlar, standart sözleşme metinlerini önceden hazırlıyor. Bu metinlerde yer alan koşullar, çoğu zaman karşı tarafın özel durumuna göre şekillenmiyor. Tüketici ya da hizmet alan kişi, sözleşmenin maddelerini değiştirme talebinde bulunamıyor; seçenek, genellikle “kabul et ya da vazgeç” noktasında kilitleniyor. Bu durum, serbest sözleşme ilkesinin biçimsel olarak varlığını sürdürmesine karşın, fiilen sınırlanması anlamına geliyor.

Özellikle dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte dayatma sözleşmeleri hayatın neredeyse her alanına yayıldı. Mobil uygulamalar, sosyal medya platformları ve çevrim içi alışveriş siteleri, uzun ve karmaşık kullanıcı sözleşmeleriyle hizmet sunuyor. Bu sözleşmelerin çoğu, teknik ve hukuki terminolojiyle kaleme alındığı için ortalama bir kullanıcı tarafından anlaşılması güç metinler içeriyor. Kullanıcı, hizmete erişebilmek için sözleşmeyi kabul etmek zorunda kalıyor; aksi hâlde dijital dünyanın sunduğu imkânlardan dışlanma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu noktada özgür iradeden söz etmek, giderek zorlaşıyor.

Dayatma sözleşmeleri yalnızca dijital alanda değil, geleneksel sektörlerde de belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bankacılık ve finans sektörü, bu sözleşmelerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri. Kredi sözleşmeleri, kredi kartı üyelikleri ve sigorta poliçeleri, çoğu zaman standart metinler üzerinden düzenleniyor. Tüketici, acil finansman ihtiyacı nedeniyle bu metinleri ayrıntılı incelemeden imzalamak zorunda kalabiliyor. Sonuç olarak, faiz oranları, masraflar, cezai şartlar ve sözleşmenin tek taraflı feshi gibi kritik hükümler, çoğu zaman imza atıldıktan sonra fark ediliyor.

Bu sözleşme türünün yarattığı en önemli sorunlardan biri, haksız şartların ortaya çıkma ihtimali. Dayatma sözleşmelerinde, güçlü taraf lehine düzenlenmiş ve karşı tarafın aleyhine sonuçlar doğuran hükümler sıkça yer alabiliyor. Örneğin, sözleşmenin tek taraflı olarak değiştirilebilmesi, tüketicinin hak arama yollarının sınırlandırılması ya da yüksek cayma bedelleri gibi maddeler, bu tür sözleşmelerde yaygın olarak görülüyor. Hukuk sistemleri, bu riskleri azaltmak amacıyla çeşitli koruyucu düzenlemeler getirse de uygulamada tüketicinin bu haklarını kullanması her zaman kolay olmuyor.

Türkiye’de de dayatma sözleşmelerine karşı hukuki koruma mekanizmaları mevcut. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, haksız şartlara ilişkin önemli hükümler içeriyor. Kanuna göre, tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve dürüstlük kuralına aykırı olan şartlar, tüketici açısından bağlayıcı sayılmıyor. Ancak bu korumanın etkili olabilmesi için tüketicinin bilinçli olması ve haklarını arama konusunda kararlı davranması gerekiyor. Aksi takdirde, kâğıt üzerinde var olan korumalar, günlük hayatta karşılık bulmakta zorlanıyor.
Dayatma sözleşmelerinin toplumsal etkileri de göz ardı edilmemeli. Bu sözleşmeler, bireylerin ekonomik ve hukuki olarak daha kırılgan hâle gelmesine yol açabiliyor. Özellikle düşük gelirli kesimler, acil ihtiyaçlar nedeniyle sözleşme koşullarını sorgulamadan kabul etmek zorunda kalabiliyor. Bu durum, gelir dağılımındaki adaletsizlikleri derinleştirirken, hukuka olan güveni de zedeleyebiliyor. İnsanlar, imzaladıkları sözleşmeler nedeniyle mağdur olduklarında, çoğu zaman sistemi sorgulamak yerine kendi hatalarını suçluyor.

Öte yandan, işletmeler açısından bakıldığında standart sözleşmelerin bazı avantajları da bulunuyor. Bu metinler, işlem maliyetlerini düşürüyor, hız ve öngörülebilirlik sağlıyor. Binlerce müşteriyle tek tek müzakere yürütmek yerine, standart koşullar üzerinden hizmet sunmak, ticari hayatın pratik gereklilikleriyle uyumlu görülüyor. Ancak bu pratiklik, adalet duygusunu zedeleyecek ölçüde kullanıldığında, uzun vadede işletmelerin itibarını ve müşteri güvenini de olumsuz etkileyebiliyor.

Gelecekte dayatma sözleşmelerine ilişkin tartışmaların daha da yoğunlaşması bekleniyor. Özellikle yapay zekâ destekli hizmetler, veri kullanımına ilişkin geniş yetkiler talep eden sözleşmeleri beraberinde getiriyor. Bu durum, bireylerin kişisel verileri üzerindeki kontrolünü zayıflatma riski taşıyor. Bu nedenle hem ulusal hem de uluslararası düzeyde daha şeffaf, anlaşılır ve adil sözleşme metinlerinin teşvik edilmesi önem kazanıyor.

Sonuç olarak, dayatma sözleşmeleri modern hayatın kaçınılmaz bir gerçeği hâline gelmiş durumda. Ancak bu gerçeklik, bireylerin haklarından vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Daha sade bir dil, açık hükümler ve etkin denetim mekanizmaları, bu sözleşmelerin yarattığı eşitsizlikleri azaltabilir. Tüketicilerin bilinçlenmesi, hukuk sisteminin ise caydırıcı ve koruyucu rolünü güçlendirmesi, görünmez zincirlerin gevşetilmesi için atılacak en önemli adımlar arasında yer alıyor.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com

Yayınlama: 08.01.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.

error: Content is protected !!