Türkiye’nin ekonomik, kültürel ve demografik merkezi olan İstanbul, son yıllarda alışılmışın dışında bir göç hareketine sahne oluyor. On yıllar boyunca Anadolu’nun dört bir yanından milyonları kendine çeken mega kent, artık tersine bir akışla anılıyor. Resmî verilere ve saha gözlemlerine göre İstanbul’dan ayrılanların sayısı bir milyona yaklaşırken, bu tablo yalnızca demografik bir değişimi değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal ve psikolojik bir kırılmayı da işaret ediyor. “Büyük kaçış” olarak adlandırılan bu süreç, İstanbul’un geleceğine dair tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Uzun yıllar boyunca İstanbul, iş imkânları, eğitim olanakları ve sosyal yaşamıyla cazibe merkeziydi. Ancak son dönemde artan yaşam maliyetleri, barınma krizi ve kent yaşamının ağırlaşan koşulları, bu cazibeyi önemli ölçüde zayıflattı. Özellikle orta gelir grubu ve genç nüfus için İstanbul’da tutunmak her geçen gün daha zor hale geliyor. Kira fiyatları, ulaşım giderleri, gıda harcamaları ve temel yaşam maliyetlerindeki artış, kenti yaşanabilir olmaktan uzaklaştıran başlıca unsurlar arasında yer alıyor.
Göç edenlerin önemli bir kısmı Marmara Bölgesi’nin çevre illerine yönelirken, Ege ve İç Anadolu kentleri de dikkat çekici bir şekilde öne çıkıyor. Tekirdağ, Kocaeli, Sakarya gibi İstanbul’a görece yakın iller hem iş bağlantılarını koparmamak hem de daha düşük yaşam maliyetlerine ulaşmak isteyenler için bir “ara çözüm” sunuyor. İzmir, Eskişehir, Ankara ve bazı Akdeniz kentleri ise yaşam kalitesi, sosyal ortam ve görece daha sakin kent dokusuyla tercih edilen diğer duraklar arasında.
İstanbul’dan kaçışın en önemli nedenlerinden biri barınma sorunu. Son yıllarda konut fiyatları ve kiralar, gelir artışının çok üzerinde seyrediyor. Aynı gelir düzeyine sahip bir ailenin İstanbul’da yaşayabildiği metrekare, Anadolu’daki pek çok şehirde iki katına çıkabiliyor. Bu durum özellikle çocuklu aileler için belirleyici oluyor. Daha geniş yaşam alanı, daha düşük kira ve daha az stresli bir gündelik hayat arayışı, göç kararını hızlandırıyor.
Öte yandan deprem riski de İstanbul’dan ayrılma kararlarında giderek daha fazla rol oynuyor. Beklenen büyük Marmara depremi, özellikle eski yapı stokunda yaşayanları tedirgin ediyor. Güvenli konutlara erişimin hem sınırlı hem de çok pahalı olması, birçok hane için “gitmek mi, kalmak mı” sorusunu kaçınılmaz hale getiriyor.
İstanbul’da yaşamın en büyük maliyetlerinden biri de zaman. Günün saatlerini yutan trafik, uzun mesafeler ve kalabalık toplu taşıma, kent sakinlerinde ciddi bir tükenmişlik hissi yaratıyor. Birçok çalışan için günde üç-dört saati bulan yolculuk süreleri, sosyal yaşamı ve aile ilişkilerini zayıflatıyor. Uzaktan çalışma modellerinin yaygınlaşması ise bu noktada kritik bir eşik oluşturdu. Artık işini bilgisayar başından yürütebilen binlerce kişi için İstanbul’da yaşamak bir zorunluluk olmaktan çıktı.
Pandemi sonrası dönemde hız kazanan bu eğilim, kalıcı bir davranış değişikliğine dönüştü. Şirketlerin hibrit ya da tamamen uzaktan çalışmaya daha sıcak bakması, çalışanların Anadolu şehirlerine taşınmasını kolaylaştırdı. Böylece İstanbul, işin olduğu yer olmaktan ziyade “yüksek maliyetli bir tercih” olarak algılanmaya başladı.
İstanbul’dan ayrılanlar yalnızca düşük gelir gruplarıyla sınırlı değil. Orta sınıf, beyaz yakalılar, genç profesyoneller ve emekliler bu göçün önemli aktörleri arasında yer alıyor. Gençler, İstanbul’un sunduğu kariyer fırsatlarının artık yaşam kalitesi kaybını telafi etmediğini düşünürken; emekliler için ise artan giderler ve kalabalık şehir yaşamı önemli bir itici güç oluşturuyor.
Aynı zamanda küçük işletme sahipleri ve esnaf da bu dalgadan etkileniyor. Yüksek kira ve işletme maliyetleri, birçok esnafı işini başka şehirlere taşımaya zorluyor. Bu durum, İstanbul’un ekonomik dokusunda da gözle görülür bir değişime yol açıyor.
Bir milyona yaklaşan bu göç, İstanbul için ciddi sonuçlar doğuruyor. Öncelikle kentin nitelikli insan kaynağında bir aşınma riski ortaya çıkıyor. Eğitimli ve üretken nüfusun azalması, uzun vadede ekonomik dinamizmi zayıflatabilir. Ayrıca orta sınıfın kentten çekilmesi, gelir dağılımındaki dengesizlikleri daha da belirgin hale getiriyor. İstanbul giderek ya çok yüksek gelir gruplarının ya da geçim mücadelesi veren düşük gelirli kesimlerin yaşadığı bir şehir profiline doğru evriliyor.
Bu tablo, sosyal dokuyu da etkiliyor. Mahalle kültürü zayıflıyor, kent aidiyeti azalıyor ve İstanbul, sakinleriyle arasındaki bağı kaybediyor. Uzmanlara göre bu durum, uzun vadede kent yönetimi, altyapı planlaması ve sosyal politikalar açısından yeni sorunları beraberinde getirebilir.
İstanbul’dan göç alan şehirler için ise tablo çift yönlü. Bir yandan nitelikli insan gücü ve yeni ekonomik faaliyetler, bu kentlere canlılık kazandırıyor. Diğer yandan ani nüfus artışı, konut fiyatlarında yükseliş, altyapı baskısı ve sosyal uyum sorunlarını da gündeme getiriyor. Son yıllarda bazı Anadolu şehirlerinde kiraların hızla artması, İstanbul’dan gelen göçün doğrudan bir sonucu olarak değerlendiriliyor.
Bu nedenle uzmanlar, göçün yalnızca bireysel tercihlerle değil, ulusal ölçekte dengeli bir bölgesel kalkınma politikasıyla ele alınması gerektiğini vurguluyor. Aksi halde İstanbul’dan kaçış, başka şehirlerde benzer sorunların filizlenmesine yol açabilir.
İstanbul’dan büyük kaçış, geçici bir dalga mı yoksa kalıcı bir dönüşüm mü? Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki dönemde uygulanacak ekonomi, konut ve kentleşme politikalarına bağlı. Yaşam maliyetlerinin düşürülmesi, güvenli ve erişilebilir konut üretimi, ulaşım sorunlarının hafifletilmesi ve kentin sosyal yaşamının yeniden nefes alması, bu gidişatı yavaşlatabilecek başlıca adımlar olarak öne çıkıyor.
Ancak mevcut eğilimler devam ederse, İstanbul’un “herkes için fırsatlar kenti” olma iddiası giderek zayıflayabilir. Bir milyona dayanan bu büyük kaçış, yalnızca İstanbul’un değil, Türkiye’nin kentleşme hikâyesinde de yeni bir sayfanın açıldığını gösteriyor. Bu sayfanın nasıl yazılacağı ise hem merkezi yönetimin hem de yerel yönetimlerin alacağı kararlara bağlı.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com