Türkiye’de altın yalnızca bir yatırım aracı değil; aynı zamanda bir kültür, bir güvence ve zor zamanların sigortası olarak görülüyor. Düğünlerde takılan bileziklerden, sandıklarda saklanan ziynetlere; dededen toruna aktarılan altın mirasından, ekonomik belirsizlik dönemlerinde alınan cumhuriyet altınlarına kadar geniş bir yelpazede “yastık altı altın” geleneği, Türkiye ekonomisinin görünmeyen ama son derece güçlü dinamiklerinden biri olmaya devam ediyor. Uzmanlara göre bu yastık altı servetin büyüklüğü milyarlarca doları buluyor ve bu potansiyel doğru politikalarla ekonomiye kazandırılabilirse, Türkiye’nin finansal dengeleri üzerinde ciddi bir kaldıraç etkisi yaratabilir.
Resmî rakamlar net olmasa da sektör temsilcileri ve ekonomi yönetiminin yaptığı çeşitli çalışmalara göre Türkiye’de yastık altında tutulan altın miktarının 3 bin ila 5 bin ton arasında olduğu tahmin ediliyor. Bugünkü altın fiyatlarıyla hesaplandığında bu miktarın parasal karşılığı yüz milyarlarca doları aşan bir büyüklüğe işaret ediyor. Bu rakam, Türkiye’nin yıllık ihracat gelirleriyle ya da Merkez Bankası rezervleriyle kıyaslandığında ne denli büyük bir servetten söz edildiğini ortaya koyuyor.
Bu altınların önemli bir kısmı hane halkının bireysel birikimlerinden oluşuyor. Özellikle kırsal kesimde ve orta gelir grubunda, banka sistemine olan mesafeli yaklaşım, geçmiş krizlerin bıraktığı izler ve “altın elde durmalı” anlayışı bu tercihin temel nedenleri arasında yer alıyor.
Türkiye’de altının bu kadar güçlü bir yere sahip olmasının ardında tarihsel ve sosyolojik nedenler bulunuyor. Osmanlı döneminden itibaren altın hem ticarette hem de tasarruflarda temel bir değer ölçüsü olarak kullanıldı. Cumhuriyet döneminde yaşanan yüksek enflasyonlu yıllar, devalüasyonlar ve finansal krizler ise altını, Türk halkının gözünde “en güvenilir liman” haline getirdi.
1994, 2001 ve 2008 krizleri gibi ekonomik sarsıntılar, bankacılık sistemine olan güveni zaman zaman zedeledi. Bu süreçlerde altın hem değerini koruyan hem de likiditesi yüksek bir varlık olarak öne çıktı. Bu nedenle yastık altı altın, yalnızca bir alışkanlık değil; geçmiş deneyimlerle şekillenmiş rasyonel bir tercih olarak da değerlendiriliyor.
Yastık altında tutulan altın, bireyler için güvenli bir liman olsa da makroekonomik açıdan bakıldığında önemli bir fırsat maliyeti yaratıyor. Çünkü bu altınlar finansal sistemin dışında kaldığı sürece, kredi mekanizmasına, yatırıma ve üretime katkı sağlamıyor. Uzmanlara göre, yastık altındaki altının yalnızca küçük bir kısmının bile ekonomiye kazandırılması, Türkiye’nin cari açığının finansmanından büyüme hızına kadar pek çok alanda olumlu etkiler yaratabilir.
Altının ekonomiye kazandırılması, aynı zamanda döviz ihtiyacını azaltıcı bir rol de oynayabilir. İthalat finansmanında ve rezerv yönetiminde altının daha etkin kullanılması, dış şoklara karşı ekonominin direncini artırabilir.
Son yıllarda ekonomi yönetimi, yastık altı altını sisteme çekmek için çeşitli adımlar attı. Altın mevduat hesapları, altına dayalı kira sertifikaları, altın tahvilleri ve bankalar aracılığıyla fiziki altın toplama uygulamaları bu adımların başında geliyor. Bu enstrümanlar sayesinde vatandaşlar, altınlarını bankalara yatırarak hem faiz ya da getiri elde edebiliyor hem de altınlarını güvenli bir şekilde muhafaza edebiliyor.
Ancak bu girişimlerin sınırlı bir başarı sağladığı görülüyor. Bunun temel nedenleri arasında güven sorunu, getirilerin yeterince cazip bulunmaması ve fiziki altına sahip olma isteği yer alıyor. Birçok vatandaş için altının “elde tutulabilir” olması, dijital ya da kaydi altın hesaplarına kıyasla hâlâ daha önemli.
Yastık altı altının ekonomiye kazandırılmasının önündeki en büyük engellerden biri kültürel direnç. Altın, özellikle kadınlar için bireysel bir güvence ve ekonomik bağımsızlık sembolü olarak görülüyor. Bu nedenle altını bankaya yatırmak, bazı kesimlerde kontrolün kaybedilmesi anlamına geliyor.
Öte yandan geçmişte yaşanan finansal dalgalanmalar, mevduatlara yönelik düzenlemeler ve belirsizlikler, “ya bir gün erişemezsem” endişesini canlı tutuyor. Uzmanlar, bu algının kırılabilmesi için yalnızca finansal ürünlerin değil, güveni artıracak uzun vadeli ve istikrarlı politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Türkiye’de yüksek enflasyon dönemlerinde yastık altı altına yönelimin arttığı gözlemleniyor. Altın, enflasyona karşı koruma sağlayan bir varlık olarak görülüyor ve bu algı, son yıllarda yaşanan fiyat artışlarıyla birlikte daha da güçlenmiş durumda. Enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde bankacılık ürünleri reel getiri sunmakta zorlanırken, altın hem değerini koruyor hem de dövizle paralel bir hareket sergileyebiliyor.
Bu durum, yastık altı altın stokunun zaman zaman daha da artmasına neden oluyor. Yani ekonomi zorluk yaşadıkça, altın sistemin dışına çıkıyor; bu da kısır bir döngü yaratıyor.
Uzmanlara göre yastık altı altının ekonomiye kazandırılması için birkaç temel adım öne çıkıyor. İlk olarak, güvenilir ve şeffaf bir çerçeve oluşturulması gerekiyor. Vatandaşın altınını bankaya yatırdığında her koşulda geri alabileceğinden emin olması şart. İkinci olarak, sunulan finansal ürünlerin getiri açısından daha cazip hale getirilmesi önem taşıyor.
Üçüncü ve belki de en kritik unsur ise finansal okuryazarlığın artırılması. Altının sistem içinde değerlendirildiğinde nasıl bir ekonomik katkı sağladığının anlatılması, bu sürecin toplumsal kabulünü güçlendirebilir.
Türkiye’nin yastık altındaki altını, sessiz ama devasa bir güç olarak varlığını sürdürüyor. Bu servet, doğru politikalarla ekonomiye kazandırıldığında; büyümeyi destekleyebilir, finansal istikrarı güçlendirebilir ve dış şoklara karşı önemli bir tampon görevi görebilir. Ancak bunun yolu, zorlayıcı adımlardan değil; güven inşa eden, gönüllülüğü esas alan ve uzun vadeli bir perspektiften geçiyor.
Altın, Türk halkı için yalnızca bir metal değil; bir hafıza, bir güven ve bir gelecek sigortası. Bu nedenle yastık altındaki bu milyarlarca dolarlık servetin kaderi, ekonomi politikalarının ne ölçüde toplumsal gerçeklerle uyumlu olacağına bağlı. Sandıklarda saklanan altınlar, doğru anahtarla açıldığında, Türkiye ekonomisinin en güçlü dayanaklarından biri haline gelebilir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar