Dijital dönüşümün toplumların her alanına nüfuz ettiği günümüzde, sosyal politika yapım süreci de önemli bir kırılma noktasına girmiş durumda. Artık devletlerin, sadece geçmiş veriye dayalı değil; geleceği öngörebilen, esnek ve hedef odaklı sosyal politika araçları geliştirmesi bir zorunluluk haline geldi. Bu dönüşümün merkezinde ise “yapay zekâ destekli sosyal politika planlaması” yer alıyor. Zira yapay zekâ, kamu yönetiminde büyük veri analitiği, öngörüsel modelleme ve sosyal yardım algoritmaları aracılığıyla hem etkinliği hem de adaleti yeniden tanımlıyor.
Klasik sosyal politika anlayışı genellikle geçmişte yaşanan sorunlara tepki veren, yani “reaktif” bir nitelik taşırdı. Oysa günümüzde yapay zekâ, sosyal politika planlamasında proaktif bir dönemi başlatıyor. Büyük veri setlerinden elde edilen bilgiler; gelir dağılımı, istihdam, sağlık, eğitim ve sosyal yardımlar alanında risk haritalarının oluşturulmasına imkân tanıyor. Böylece, sosyal sorunlar henüz kriz boyutuna ulaşmadan tespit edilip önleyici politikalar geliştirilebiliyor.
Örneğin, yapay zekâ algoritmaları hane halkı gelirleri, bölgesel işsizlik oranları, eğitim düzeyi ve sosyal yardım başvuru yoğunluğu gibi değişkenleri analiz ederek yoksulluk riski yüksek bölgeleri belirleyebiliyor. Bu sayede, sosyal yardımlar yalnızca mevcut başvuru sahiplerine değil, “yardım ihtimali yüksek ama sisteme dahil olamamış” bireylere de ulaşabiliyor. Bu model, sosyal politika planlamasında “veriyle yönlendirilen kapsayıcılık” olarak tanımlanıyor.
Türkiye’de son yıllarda e-Devlet, Sosyal Yardım Veri Ambarı (SOYBİS) ve Aile Destek Programı gibi dijital sistemler, sosyal politika planlamasında teknolojik altyapının temelini oluşturdu. Ancak yapay zekanın devreye girmesi, bu sistemleri bir adım öteye taşıyor. Çünkü artık mesele sadece veriyi toplamak değil, bu veriden anlamlı içgörüler üretmek.
Bir örnek vermek gerekirse; yapay zekâ destekli sosyal yardım algoritmaları, farklı kurumlardan alınan gelir, mülkiyet, eğitim ve sağlık verilerini bir araya getirerek “sosyal risk puanı” hesaplayabiliyor. Bu puan, sosyal yardımların hangi bölge veya hane için öncelikli olacağını belirleyerek kaynak dağılımında şeffaflık ve verimlilik sağlıyor. Ayrıca bu sistem, olası suiistimalleri de azaltarak yardımların gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını güvence altına alıyor.
Bununla birlikte, yapay zekanın yalnızca tespit ve dağıtım süreçlerinde değil, politika tasarımında da kullanımı hız kazanıyor. Sosyal konut tahsisinden işgücü destek programlarına, çocuk yoksulluğu önleme politikalarından yaşlı bakım modellerine kadar birçok alanda simülasyon teknikleriyle politika senaryoları deneniyor. Böylece bir düzenlemenin toplum üzerindeki etkisi, yürürlüğe girmeden önce modellenip değerlendirilebiliyor.
Yapay zekanın sosyal politika planlamasına getirdiği en önemli katkılardan biri, görünmeyen eşitsizlikleri görünür kılabilme yeteneği. Özellikle cinsiyet, yaş, engellilik veya bölgesel kalkınma farkları gibi konularda algoritmik analizler, kamu politikalarının daha adil ve kapsayıcı bir şekilde şekillendirilmesine imkân tanıyor.
Örneğin, bir belediyenin sosyal yardım sistemine entegre edilen yapay zekâ modeli, başvuru verilerini analiz ederek “yardım alma olasılığı düşük ancak risk seviyesi yüksek” kadın veya yaşlı bireyleri tespit edebiliyor. Bu tespit, yeni sosyal programların tasarlanmasında kritik rol oynuyor. Ayrıca, yapay zekanın doğal dil işleme yetenekleri sayesinde vatandaşların sosyal medya paylaşımlarından veya e-devlet bildirimlerinden elde edilen duygu analizleri, toplumsal memnuniyet düzeyini ölçmek için kullanılabiliyor. Böylece karar alıcılar, politika sonuçlarını yalnızca sayısal değil, duygusal göstergelerle de izleyebiliyor.
Her teknolojik devrimde olduğu gibi, yapay zekâ temelli sosyal politika planlaması da beraberinde etik soruları getiriyor. Verinin anonimleştirilmesi, algoritmik önyargıların giderilmesi ve insan onuruna dayalı karar alma mekanizmalarının korunması bu yeni dönemin temel hassasiyetleri arasında.
Sosyal politika alanında yapay zekanın karar verici değil, “karar destekleyici” bir araç olarak kullanılması kritik öneme sahip. Çünkü toplumsal refahı ölçmek yalnızca rakamlarla değil, insan onuruyla da ilgilidir. Bu nedenle, algoritmik sistemler her zaman insan gözetiminde, etik denetim mekanizmalarıyla birlikte işletilmelidir. Avrupa Birliği’nin “Etik Yapay Zekâ İlkeleri” bu konuda önemli bir referans noktası sunuyor. Türkiye de sosyal yardım sistemlerinde bu ilkelere uyumlu veri yönetimi politikalarıyla ilerlemekte.
Yapay zekâ destekli sosyal politika planlaması, yalnızca dijitalleşmenin bir sonucu değil; aynı zamanda kamu yönetiminde yeni bir düşünme biçiminin de ifadesi. Bu model, refah devletini yeniden tanımlarken, “daha az kaynakla daha fazla insana ulaşmanın” teknik değil, etik bir hedef olduğunu hatırlatıyor.
Geleceğin sosyal devleti; veriyi değil, insanı merkeze alan; algoritmayı değil, adaleti rehber edinen; teknolojiyi değil, toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir yapay zekâ anlayışına dayanacak. Bu anlayış, yalnızca akıllı sistemlerin değil, bilinçli toplumların da inşasına zemin hazırlayacak. Çünkü yapay zekanın nihai amacı insanın yerini almak değil, insanın yaşamını daha adil, güvenli ve onurlu kılmak olmalıdır.