Küresel ekonomi, iklim kriziyle mücadele ile enerji ve hammadde arz güvenliği arasında sıkışmış yeni bir denge arayışına girmiş durumda. Son yıllarda art arda yaşanan pandemi, jeopolitik gerilimler, enerji fiyat şokları ve tedarik zinciri kırılmaları; “arz güvenliği” kavramını sadece enerji politikalarının değil, sanayi, ticaret ve hatta sosyal refahın merkezine yerleştirdi. Bu yeni dönemde yeşil dönüşüm, yalnızca çevresel bir hedef olmaktan çıkarak arz güvenliğinin stratejik dayanağı haline geliyor.
Bugün gelinen noktada ülkeler, fosil yakıtlara bağımlılığın yarattığı kırılganlığı açık biçimde deneyimledi. Enerji ithalatına dayalı ekonomik yapıların dış şoklara ne kadar açık olduğu, özellikle Avrupa’da yaşanan doğal gaz kriziyle somutlaştı. Tam da bu nedenle yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve döngüsel ekonomi gibi yeşil dönüşüm başlıkları; çevre hassasiyetinin ötesinde, ekonomik ve jeopolitik bir zorunluluk olarak ele alınmaya başlandı.
Arz güvenliği klasik tanımıyla, bir ülkenin ihtiyaç duyduğu enerjiye ve stratejik girdilere kesintisiz, makul maliyetlerle ve sürdürülebilir biçimde erişebilme kapasitesini ifade eder. Ancak küresel ticaretin ve üretimin bu denli iç içe geçtiği bir çağda arz güvenliği yalnızca “kaynağa erişim” meselesi olmaktan çıktı. Bugün arz güvenliği; tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, teknolojik bağımsızlık ve çevresel sürdürülebilirlik gibi çok boyutlu bir çerçevede ele alınıyor.
Yeşil dönüşüm ise bu çerçevenin tam merkezinde yer alıyor. Çünkü fosil yakıt temelli arz yapıları hem dışa bağımlılığı artırıyor hem de iklim politikaları nedeniyle uzun vadede ciddi maliyet riskleri barındırıyor. Karbon fiyatlaması, sınırda karbon düzenlemeleri ve çevresel regülasyonlar, fosil yoğun üretimi giderek daha pahalı ve belirsiz hale getiriyor. Bu durum, yeşil dönüşümü geciktiren ülkeler için arz güvenliği riskini daha da büyütüyor.
Yeşil dönüşüme dayalı arz güvenliğinin ilk ve en görünür ayağını yenilenebilir enerji oluşturuyor. Güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve jeotermal gibi kaynaklar, ithalata dayalı fosil yakıtlardan farklı olarak yerli potansiyellere dayanıyor. Bu da enerji arzında dışa bağımlılığı azaltarak cari dengeyi ve makroekonomik istikrarı güçlendiriyor.
Üstelik yenilenebilir enerji yalnızca bir üretim modeli değil, aynı zamanda yeni bir sanayi ekosistemi yaratıyor. Panel, türbin, batarya ve şebeke teknolojileri gibi alanlarda yerli üretimin artması; enerji arz güvenliğini sanayi politikalarıyla bütünleştiriyor. Bu yaklaşım, arz güvenliğini “enerji ithalatı” sorunundan çıkarıp “katma değerli üretim” fırsatına dönüştürüyor.
Ancak yeşil dönüşümün arz güvenliğine katkısı, sadece yenilenebilir kurulu gücün artmasıyla sınırlı değil. Değişken üretim yapısına sahip güneş ve rüzgâr enerjisi, güçlü bir depolama altyapısı ve akıllı şebekeler olmadan arz güvenliği açısından riskler barındırabiliyor. Bu nedenle enerji depolama teknolojileri, yeşil dönüşümün “gizli kahramanı” olarak öne çıkıyor.
Lityum-iyon bataryalardan hidrojen depolamaya uzanan geniş bir yelpazede yapılan yatırımlar, enerji arzının sürekliliğini sağlarken şebeke istikrarını da artırıyor. Aynı zamanda bu teknolojiler, ülkelerin kritik madenlere ve ileri teknolojiye erişimini stratejik bir mesele haline getiriyor. Burada da döngüsel ekonomi ve geri dönüşüm politikaları devreye giriyor.
Yeşil dönüşüme dayalı arz güvenliği yalnızca enerjiyle sınırlı değil; sanayi üretiminde kullanılan hammaddeler de bu çerçevenin önemli bir parçası. Elektrikli araçlar, bataryalar ve yenilenebilir enerji ekipmanları; lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementleri gibi kritik madenlere olan talebi hızla artırıyor. Bu durum, yeni bir “yeşil hammadde rekabetini beraberinde getiriyor.
Döngüsel ekonomi yaklaşımı, bu noktada arz güvenliğini güçlendiren temel stratejilerden biri olarak öne çıkıyor. Atıkların yeniden değerlendirilmesi, geri dönüşüm oranlarının artırılması ve ürünlerin daha uzun ömürlü tasarlanması hem dışa bağımlılığı azaltıyor hem de çevresel baskıları hafifletiyor. Böylece arz güvenliği, çevreyle çatışan değil, çevreyle uyumlu bir politika setine dönüşüyor.
Yeşil dönüşüm çoğu zaman “enerji bağımsızlığı” söylemiyle anılsa da bu dönüşümün yeni jeopolitik bağımlılıklar yaratma riski de bulunuyor. Kritik madenlerin sınırlı coğrafyalarda yoğunlaşması, tedarik güvenliği açısından yeni kırılganlıklar doğurabiliyor. Bu nedenle yeşil dönüşüme dayalı arz güvenliği politikaları; kaynak çeşitlendirme, uluslararası iş birlikleri ve yerli teknoloji geliştirme hedeflerini birlikte ele almak zorunda.
Öte yandan yeşil dönüşüm, fosil yakıt jeopolitiğine kıyasla daha dengeli ve öngörülebilir bir küresel yapı da sunma potansiyeline sahip. Güneş ve rüzgâr gibi kaynakların daha yaygın coğrafyalarda bulunması, enerji üretimini merkezîleştirerek arz güvenliğini demokratikleştiriyor.
Türkiye Açısından Yeşil Dönüşüm ve Arz Güvenliği
Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için yeşil dönüşüm, arz güvenliğiyle doğrudan bağlantılı bir kalkınma stratejisi anlamına geliyor. Yenilenebilir enerji potansiyelinin etkin kullanımı, enerji verimliliğinin artırılması ve yerli teknoloji yatırımları hem cari açığı azaltma hem de sanayi rekabetçiliğini güçlendirme potansiyeli taşıyor. Ayrıca Avrupa Birliği’nin karbon düzenlemeleri karşısında yeşil dönüşüm, dış ticaretin sürdürülebilirliği açısından da kritik bir rol oynuyor.
Sonuç: Yeşil Dönüşüm Bir Lüks Değil, Zorunluluk
Gelinen noktada yeşil dönüşüme dayalı arz güvenliği, ülkelerin tercih edebileceği bir politika seçeneği olmaktan çıktı; ekonomik istikrarın, sosyal refahın ve jeopolitik dayanıklılığın ön koşulu haline geldi. Enerji ve hammadde arzını çevresel sürdürülebilirlikle birlikte ele alan ülkeler, geleceğin rekabetçi ve dirençli ekonomilerini inşa etme avantajını elde edecek.
Kısacası yeşil dönüşüm, yalnızca doğayı korumak için değil; üretimi, ticareti ve yaşamı güvence altına almak için de kaçınılmaz bir yol olarak önümüzde duruyor. Arz güvenliğinin yeni dili artık “yeşil” yazılıyor.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar