Türkiye ekonomisinde son dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Türk lirası cinsi kısa vadeli yatırım araçlarına yönelen yabancı sermayenin ulaştığı büyüklük oldu. Yüksek faiz oranlarının cazibesiyle Türkiye’ye gelen ve büyük ölçüde “carry trade” olarak adlandırılan işlemlerde kullanılan kısa vadeli yabancı sermayenin yaklaşık 75 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Bu gelişme ilk bakışta ekonomi yönetimi açısından olumlu görünebilir. Çünkü ülkeye döviz geliyor, Merkez Bankası rezervleri destekleniyor ve Türk lirası üzerindeki baskı azalıyor. Ancak madalyonun öteki yüzünde ciddi bir risk bulunuyor: Bu para geldiği hızla çıkabilir.
Ekonomi yönetiminin karşı karşıya bulunduğu temel sorun tam da burada başlıyor. Bir tarafta yüksek faiz sayesinde Türkiye’ye gelen sermayeyi ürkütmemek, diğer tarafta ise kısa vadeli ve spekülatif para girişlerinin gelecekte yaratabileceği kur şoklarını engellemek gerekiyor. Başka bir ifadeyle Ankara’nın önünde birbirinden kolay olmayan iki seçenek bulunuyor.
“Sıcak para” olarak adlandırılan sermaye, genellikle uzun vadeli fabrika yatırımı yapmak, üretim tesisi kurmak ya da istihdam yaratmak amacıyla gelmiyor. Yatırımcı, yüksek getiri gördüğü ülkeye parasını getiriyor, kazancını elde ediyor ve koşullar değiştiğinde hızla çıkabiliyor. Türkiye’de yüzde 37 seviyesinde bulunan politika faizi, küresel yatırımcı açısından Türk lirası varlıklarını cazip hale getiren en önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Tahminlere göre yaklaşık 75 milyar dolarlık yabancı pozisyonun önemli bölümü döviz vadeli işlemlerinde, diğer bölümü ise para piyasası fonlarında bulunuyor.
Bu paranın Türkiye’ye girişinin önemli avantajları var. Öncelikle döviz arzı artıyor. Döviz arzındaki artış Türk lirasının ani değer kayıplarını sınırlıyor. Merkez Bankası açısından rezerv biriktirme imkânı doğuyor. Finansal piyasalarda istikrar algısı güçleniyor. Enflasyonla mücadele döneminde kurun kontrol altında tutulması da ekonomi yönetiminin işini kolaylaştırıyor.
Ancak kısa vadeli sermayenin en büyük özelliği, kalıcı olmaması. Küresel piyasalarda bir kriz yaşandığında, jeopolitik risk arttığında veya Türkiye’de faizlerin hızla düşeceği beklentisi oluştuğunda bu sermaye aynı anda çıkış kapısına yönelebilir. Böyle bir durumda dövize olan talep hızla yükselir, Türk lirası üzerinde baskı oluşur ve Merkez Bankası rezervleri yeniden önemli bir sınavla karşı karşıya kalabilir.
İşte ekonomi yönetiminin önündeki ilk riskli seçenek, sıcak para girişini azaltacak önlemler almak. Para piyasası fonlarından elde edilen bazı kazançlara yönelik vergilendirme düzenlemelerinin değerlendirilmesi de bu çerçevede gündeme geliyor. Amaç, kısa vadeli ve hızlı hareket eden sermayenin cazibesini azaltmak ve yatırımcıları daha uzun vadeli araçlara yönlendirmek.
Fakat burada başka bir sorun ortaya çıkıyor. Türkiye sadece yabancı yatırımcının değil, yerli tasarruf sahibinin de Türk lirasında kalmasını istiyor. Yüksek faiz, vatandaşların ve şirketlerin birikimlerini dövize yöneltmek yerine TL mevduat, para piyasası fonu ve benzeri araçlarda değerlendirmesini teşvik ediyor. Eğer vergiler artırılır veya getiriler ciddi biçimde düşürülürse, bu kez yerli yatırımcının yeniden dövize yönelme ihtimali ortaya çıkabilir.
Ekonomi yönetiminin ikinci seçeneği ise faizleri yüksek tutarak mevcut sermaye girişinin devamını sağlamak. Bu politika Türk lirasını destekleyebilir, rezervleri güçlendirebilir ve enflasyonla mücadelede kur kaynaklı baskıları sınırlayabilir. Ancak yüksek faizin başka bir faturası bulunuyor.
Yüksek finansman maliyetleri, özellikle üretim yapan şirketler için önemli bir yük oluşturuyor. Krediye ulaşmak zorlaşıyor, yatırımlar erteleniyor ve işletmelerin nakit akışı üzerinde baskı artıyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından yüksek faiz ortamı, yatırım yapmak yerine borçları çevirmeye çalışılan bir döneme dönüşebiliyor. Dolayısıyla sıcak parayı içeride tutmak için faizi yüksek bırakmak, reel sektör üzerindeki baskının daha uzun süre devam etmesi anlamına gelebilir.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlı bir ekonomik yapıdan çıkmak. Bir ülkeye 75 milyar dolar sıcak para gelmesi, finansal piyasalar açısından önemli bir rahatlama sağlayabilir. Ancak aynı miktarda paranın kısa sürede çıkma ihtimali de aynı büyüklükte bir risk yaratabilir. Bu nedenle ekonomi açısından asıl başarı, yüksek faiz nedeniyle gelen parayı kalıcı yatırım sermayesine dönüştürebilmektir.
Uzun vadeli doğrudan yatırımlar; fabrika, teknoloji, üretim, ihracat ve istihdam demektir. Sıcak para ise daha çok finansal getiri arar. Türkiye’nin ekonomik geleceği açısından kritik olan, kısa vadeli sermayeyi tamamen dışlamak değil, ekonominin yalnızca bu sermayeye bağımlı hale gelmesini engellemektir.
Bugün ekonomi yönetiminin önündeki tablo oldukça hassas. Sıcak parayı sınırlamak için atılacak sert bir adım, Türk lirasına olan ilgiyi azaltabilir. Faizleri yüksek tutarak sermaye girişini sürdürmek ise üretim ve büyüme üzerinde baskı yaratabilir. Bu nedenle en zor görev, iki risk arasında en doğru dengeyi kurmak.
75 milyar dolarlık sıcak para girişi, Türkiye ekonomisinin güven kazandığının bir göstergesi olarak görülebilir. Ancak aynı zamanda bu güvenin ne kadarının kalıcı ne kadarının yüksek faiz getirisinden kaynaklandığı sorusunu da beraberinde getiriyor. Ekonomi yönetiminin gerçek sınavı, kısa vadeli sermayenin sağladığı rahatlamayı kalıcı ekonomik istikrara dönüştürüp dönüştüremeyeceğinde yatıyor.
Çünkü ekonomide önemli olan sadece paranın ülkeye gelmesi değildir. Asıl önemli olan, o para çıkmak istediğinde ekonominin ayakta kalabilecek kadar güçlü olup olmadığıdır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar