AVRUPA’DA ELEKTRİKLİ ARAÇ TALEBİ ZAYIFLADI, TÜRKİYE BU TABLONUN NERESİNDE?
Avrupa otomotiv sektörü son on yılın en iddialı dönüşüm sürecini yaşıyor. İçten yanmalı motorlardan elektrikli araçlara (EV) geçiş, sadece bir teknolojik değişim değil; aynı zamanda sanayinin yapısını, istihdamı, tedarik zincirlerini ve kamu maliyesini etkileyen büyük bir kırılma. Ancak 2024 ve 2025 verileri, bu dönüşümün beklenenden daha sancılı ilerlediğini gösteriyor. Avrupa genelinde elektrikli araç talebi belirgin biçimde yavaşlarken, milyarlarca avroluk yatırımlar ya erteleniyor ya da ölçek küçültülerek yeniden planlanıyor. Bu tablo, “yeşil dönüşüm” söylemi ile piyasa gerçekleri arasındaki mesafenin giderek açıldığını ortaya koyuyor.
AVRUPA’DA TALEP NEDEN FREN YAPTI?
Elektrikli araçlara yönelik talep artışının yavaşlamasında birden fazla faktör var. İlk ve en görünür neden, kamu teşviklerinin geri çekilmesi. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi, bütçe baskıları nedeniyle elektrikli araç alımına verilen doğrudan sübvansiyonları azalttı ya da tamamen kaldırdı. Teşviklerin sona ermesi, özellikle orta gelir grubundaki tüketiciler için elektrikli araçları yeniden “ulaşılamaz” hale getirdi.
İkinci önemli faktör, yüksek faiz ortamı. Avrupa Merkez Bankası’nın uzun süre sıkı para politikasını sürdürmesi, otomobil kredilerini pahalılaştırdı. Elektrikli araçlar, içten yanmalı muadillerine kıyasla hâlâ daha yüksek başlangıç maliyetine sahip olduğu için, finansman koşulları bozulduğunda talep çok daha hızlı daralıyor.
Üçüncü unsur ise tüketici psikolojisi. Menzil endişesi, batarya ömrü ve ikinci el değerine dair belirsizlikler, teknolojinin olgunlaşma sürecinde hâlâ önemli bir bariyer. Buna ek olarak, şarj altyapısının özellikle kırsal bölgelerde yetersiz kalması, “günlük kullanımda risk” algısını besliyor. Avrupa şehirlerinde yaşayan kullanıcılar için elektrikli araçlar mantıklı bir seçenek olmaya devam etse de geniş bir kesim için hâlâ temkinli yaklaşılması gereken bir teknoloji olarak görülüyor.
DEV YATIRIMLAR NEDEN ASKIYA ALINDI?
Talepteki bu yavaşlama, otomotiv devlerini zor bir denklemin içine soktu. Son yıllarda Avrupa’da batarya fabrikalarına, elektrikli platformlara ve yazılım altyapılarına yönelik yüz milyarlarca avroluk yatırım planları açıklandı. Ancak piyasa gerçekleri bu planların bir kısmını revizyona zorladı.
Bazı üreticiler, yeni batarya fabrikalarının açılış tarihlerini erteledi. Kimileri ise kapasite artışlarını askıya aldı. Özellikle Çinli üreticilerin agresif fiyat politikaları, Avrupa merkezli markaların kârlılık hesaplarını altüst etti. Daha ucuz Çin menşeli elektrikli araçlar, Avrupa pazarında rekabeti sertleştirirken, yerli üreticilerin maliyet avantajlarını hızla aşındırdı.
Bu noktada bir başka kritik mesele de düzenleyici belirsizlik. Avrupa Birliği’nin 2035 sonrası içten yanmalı motor satışlarını yasaklama hedefi resmen yürürlükte olsa da sentetik yakıtlar ve hibrit teknolojiler konusunda yapılan tartışmalar, sektörün önünü net görememesine yol açıyor. Otomotiv yatırımları uzun vadeli olduğu için, politik ve düzenleyici belirsizlik yatırım iştahını doğrudan törpülüyor.
AVRUPA SANAYİSİ İÇİN RİSKLER VE ÇELİŞKİLER
Elektrikli araç dönüşümü, Avrupa sanayisi için sadece bir çevre politikası değil, aynı zamanda küresel rekabet meselesi. Bir yanda karbon emisyonlarını azaltma hedefi, diğer yanda Çin ve ABD ile rekabet baskısı var. ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) kapsamında sunduğu cömert teşvikler, birçok Avrupalı üreticinin yatırım rotasını Atlantik’in ötesine çevirmesine neden oldu. Bu durum, Avrupa’da “sanayisizleşme” endişelerini güçlendiriyor.
Öte yandan, elektrikli araçlara geçiş süreci istihdam açısından da sancılı. İçten yanmalı motorlara dayalı üretim, elektrikli araçlara kıyasla daha fazla iş gücü gerektiriyor. Bu da dönüşümün hızlanması halinde, bazı bölgelerde ciddi istihdam kayıpları yaşanabileceği anlamına geliyor. Talebin yavaşlaması ise bu kayıpları ertelemekle birlikte, belirsizliği artırıyor.
TÜRKİYE BU TABLONUN NERESİNDE?
Avrupa’daki bu dalgalı tablo, Türkiye için hem riskler hem de fırsatlar barındırıyor. Türkiye otomotiv sanayisi, ihracatının büyük bölümünü Avrupa’ya yapan, entegre bir üretim yapısına sahip. Dolayısıyla Avrupa’daki talep zayıflaması, Türkiye’deki üretim ve ihracat performansını doğrudan etkileyebilir.
Elektrikli araçlar özelinde bakıldığında, Türkiye’de pazar hâlâ erken aşamada. Satışlar artıyor olsa da toplam araç parkı içinde elektrikli araçların payı sınırlı. Yüksek fiyatlar, şarj altyapısının bölgesel dengesizliği ve tüketici alışkanlıkları, talebin hızlı sıçramasını engelliyor. Ancak burada dikkat çekici bir nokta var: Türkiye, Avrupa’ya kıyasla henüz “doyuma ulaşmamış” bir pazar. Bu da doğru politikalarla büyüme alanı olduğu anlamına geliyor.
TOGG’un piyasaya çıkışı, Türkiye’de elektrikli araç ekosistemi açısından sembolik bir eşik oldu. Yerli üretim vurgusu, kamu alımları ve çeşitli teşviklerle desteklenen bu süreç, Türkiye’nin sadece bir pazar değil, aynı zamanda üretim üssü olma iddiasını güçlendirdi. Ancak bu iddianın kalıcı olması için, batarya teknolojisi, yazılım ve şarj altyapısı gibi alanlarda derinleşme şart.
TÜRKİYE’DE YATIRIMLAR VE STRATEJİK TERCİHLER
Avrupa’da yatırımların askıya alındığı bir dönemde, Türkiye’nin stratejik avantajları öne çıkıyor. Genç iş gücü, mevcut otomotiv üretim altyapısı ve coğrafi konum, Türkiye’yi cazip kılıyor. Ancak bu avantajlar otomatik olarak yatırıma dönüşmüyor. Hukuki öngörülebilirlik, teşvik politikalarının sürekliliği ve enerji maliyetleri gibi faktörler, yatırım kararlarında belirleyici olmaya devam ediyor.
Bir diğer kritik başlık da enerji politikası. Elektrikli araçların çevresel faydası, kullanılan elektriğin kaynağıyla doğrudan ilişkili. Türkiye’de yenilenebilir enerji kapasitesi artıyor olsa da elektrikli araçların yaygınlaşmasıyla birlikte şebeke altyapısının güçlendirilmesi gerekiyor. Aksi halde, elektrikli araçlar çevre dostu bir çözüm olmaktan ziyade, yeni bir enerji yükü haline gelebilir.
AVRUPA’DAKİ YAVAŞLAMA TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR?
Avrupa’da elektrikli araç talebinin yavaşlaması, kısa vadede Türkiye’nin ihracatını baskılayabilir. Ancak orta ve uzun vadede, bu yavaşlama bir “yeniden düşünme” fırsatı da sunuyor. Türkiye, Avrupa’nın yaşadığı hatalardan ders çıkararak, daha dengeli ve kademeli bir dönüşüm modeli geliştirebilir.
Bu model, bir yandan elektrikli araçlara geçişi desteklerken, diğer yandan hibrit ve alternatif teknolojileri dışlamayan bir yaklaşımı içermeli. Tüketiciyi zorlayan değil, ikna eden politikalar ön plana çıkmalı. Aksi halde, Avrupa’da görülen talep daralmasının benzeri Türkiye’de de yaşanabilir.
SONUÇ: YEŞİL DÖNÜŞÜMDE GERÇEKÇİ OLMA ZAMANI
Avrupa’da elektrikli araç talebindeki zayıflama ve yatırımların askıya alınması, yeşil dönüşümün otomatik ve sorunsuz bir süreç olmadığını bir kez daha gösteriyor. Siyasi hedeflerle piyasa gerçekleri arasındaki uyum bozulduğunda, bedel ağır olabiliyor. Türkiye için asıl mesele, bu süreci dışarıdan izleyen bir ülke olmak değil; kendi koşullarına uygun, gerçekçi ve sürdürülebilir bir yol haritası çizmek.
Elektrikli araçlar geleceğin önemli bir parçası olmaya devam edecek. Ancak bu geleceğe giden yol, düz ve engelsiz değil. Avrupa’daki deneyim, aceleci kararların ve tek yönlü politikaların risklerini açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’nin önünde ise hâlâ seçenekler var. Önemli olan, bu seçenekleri doğru zamanda ve doğru şekilde kullanabilmek.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar