Türkiye sermaye piyasalarında son haftaların en önemli gündem maddesi olan fon krizinde 29 Eylül 2026 tarihi yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında ekonomi yönetimi ve ilgili kurumların katılımıyla gerçekleştirilen toplantının ardından yapılan açıklamalar, artık meselenin yalnızca soruşturma ve tasfiye boyutunda değil, yatırımcıların mağduriyetlerinin giderilmesi ve sürecin koordinasyonu açısından da ele alındığını gösterdi.
Bence burada en önemli gelişme, fonların tasfiye sürecini yönetmek üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında tam yetkili bir kurul oluşturulmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca Devlet Denetleme Kurulu’nu da fonlarla ilgili süreç için görevlendirdiğini açıkladı. Böylece konu farklı kurumların kendi alanlarında yürüttüğü çalışmalardan çıkarılarak daha merkezi bir koordinasyon mekanizmasına bağlanmış oldu.
Bu kararın yatırımcı açısından anlamı çok önemli. Çünkü yaklaşık iki haftadır en fazla sorulan soru şuydu: “Param ne zaman ödenecek?” Artık kamuoyunun önünde yalnızca soruşturmanın sonucu değil, tasfiye edilen fonların nasıl ve hangi sırayla çözüleceği de bulunuyor.
SPK’nın 17 Eylül’de aldığı karar doğrultusunda 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verilmişti. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Dolayısıyla ortada sadece finans sektörünü ilgilendiren teknik bir mesele yoktur. Yüz binlerce kişinin tasarrufu söz konusudur. Kimi yatırımcı parasını emeklilik için biriktirmiş, kimi çocuklarının eğitimi için ayırmış, kimi ise yüksek enflasyon ortamında parasının değerini korumak amacıyla fonlara yönelmiştir. Bu nedenle meselenin ekonomik olduğu kadar ciddi bir güven boyutu da vardır.
Öte yandan tasfiye sürecinin nasıl yürütüleceği konusunda daha önce önemli bir adım atılmıştı. SPK, Tera Portföy tarafından kurulan fonların tasfiye işlemlerinde Türkiye İş Bankası’nı, diğer altı portföy yönetim şirketinin fonlarında ise Ziraat Bankası’nı yetkilendirmişti. Bankalarla MKK arasında yatırımcı hesapları, katılma payları, rehin, haciz, tedbir ve gerçekleşmemiş emirler konusunda mutabakat yapılması öngörülmüştü.
Burada özellikle bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. SPK, tasfiye sürecindeki üç aylık süreyi altı aya çıkardı. Ancak Kurul, bunun tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini, piyasa şartlarına göre daha erken tamamlanabileceğini açıkça belirtti.
Dolayısıyla yatırımcının bugün beklediği şey sadece “altı ay” ifadesi değildir. Asıl beklenti, kim ne kadar alacak, hangi tarihte ödeme yapılacak, ödeme sırası nasıl olacak ve küçük yatırımcının durumu ne olacak? sorularının açık biçimde cevaplanmasıdır.
Toplantı öncesinde basında özellikle 1 milyon liranın altında yatırımı bulunan yatırımcılara öncelik verilmesi ve para piyasası fonlarındaki yatırımcıların önce ödenmesi gibi çeşitli formüller gündeme gelmişti. Ancak bunların önemli bir bölümü toplantı öncesi kulis bilgisi niteliğindeydi. Bu nedenle kesin karar ile beklentiyi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Benim açımdan meselenin en önemli tarafı burada başlıyor.
Türkiye’nin sermaye piyasalarında güvenin yeniden tesis edilmesi, sadece mağdur yatırımcının parasının ödenmesiyle sınırlı değildir. Bundan sonraki dönemde benzer olayların nasıl önleneceği de açıklanmalıdır. Fon yöneticileri, portföy şirketleri, saklama kuruluşları, bankalar, aracı kurumlar ve denetim mekanizmalarının sorumlulukları daha net ortaya konulmalıdır.
Çünkü yatırımcı açısından finansal sistemin temel şartı güvendir.
Bir vatandaş parasını bankaya yatırırken nasıl belirli kurallara güveniyorsa, yatırım fonuna yatırım yaptığında da aynı güveni taşır. Fonun profesyoneller tarafından yönetildiğini, denetim mekanizmalarının çalıştığını ve olağan dışı gelişmeler olduğunda gerekli müdahalenin zamanında yapılacağını düşünür.
Bu olayın Türkiye ekonomisine verebileceği en önemli zarar da burada ortaya çıkabilir. Eğer yatırımcıların sermaye piyasalarına olan güveni zayıflarsa, tasarrufların finansal sisteme yönelmesi zorlaşabilir. Oysa Türkiye’nin daha fazla tasarrufa, daha fazla sermaye piyasası yatırımına ve şirketlerin daha güçlü finansman kaynaklarına ihtiyacı vardır.
Bu nedenle 29 Eylül toplantısından çıkan en önemli mesaj bana göre şudur:
Artık süreçte koordinasyon mekanizması kurulmuştur. Bundan sonraki aşamada yatırımcıların beklediği somut ödeme takvimidir.
Soruşturma elbette devam edecektir. Hukuki sorumluluğu bulunan kişiler hakkında gerekli işlemler yapılmalıdır. Ancak mağduriyet yaşayan yatırımcı açısından hukuk süreci ile alacakların ödenmesi süreci birbirinden ayrılmalıdır. Bir vatandaşın parasının akıbetini öğrenebilmesi için yıllarca sürecek bir hukuki sürecin sonucunu beklemek zorunda kalmaması gerekir.
Türkiye’nin finansal sistemi açısından da bu olay önemli bir sınavdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorunun fon piyasasının sınırlı bir bölümünde bulunduğunu ve finansal sisteme yayılan bir risk olmadığını ifade etti.
Şimdi bu açıklamanın piyasadaki karşılığını gösterecek olan şey, alınan kararların uygulamaya ne kadar hızlı ve şeffaf biçimde geçirileceğidir.
Benim beklentim; yatırımcıların tek tek belirsizlik içinde bırakılmaması, resmi ve düzenli bilgilendirme yapılması, ödeme sürecinin mümkün olan en kısa sürede başlatılması ve bundan sonraki dönemde sermaye piyasalarında denetim mekanizmasının daha da güçlendirilmesidir.
Çünkü fon krizinde kaybedilen yalnızca para değildir.
Asıl korunması gereken sermaye, yatırımcının finansal sisteme duyduğu güvendir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar