Türkiye’de son günlerde yatırım fonlarında yaşanan gelişmeler, yalnızca fon yatırımcılarını veya Borsa İstanbul’u ilgilendiren bir piyasa olayı olmaktan çıktı. Konu artık Türkiye’ye dışarıdan bakan yabancı yatırımcıların güveni, sermaye piyasalarının işleyişi ve ülkenin yatırım yapılabilirliği açısından da önemli bir sınav haline geldi.
Öncelikle yaşananların boyutunu doğru değerlendirmek gerekiyor. Sermaye Piyasası Kurulu, bazı portföy yönetim şirketlerinin yönettiği fonlarda yaşanan likidite ve ödeme sorunlarının ardından kapsamlı önlemler aldı ve çok sayıda fonun tasfiye sürecini başlattı. Reuters’ın aktardığına göre düzenlemeler, yaklaşık 891 milyar liralık varlığı ve 353 bin civarında yatırımcıyı etkileyen bir sürece dönüştü. Aynı dönemde Merkez Bankası da piyasadaki likiditeyi desteklemek amacıyla repo imkânlarını artırdı.
Ben burada yabancı yatırımcı açısından en önemli konunun paranın miktarından çok güvenin niteliği olduğunu düşünüyorum.
Yabancı yatırımcı bir ülkeye yatırım yaparken yalnızca şirketlerin kârlılığına veya borsanın yükselme potansiyeline bakmaz. Piyasanın kurallarına, denetim mekanizmasına, şirketlerin ve fonların şeffaflığına, yatırımcının gerektiğinde parasına ulaşabilmesine ve sorun çıktığında hukuk sisteminin nasıl çalıştığına da bakar.
Dolayısıyla fon piyasasında yaşanan son gelişmelerin yabancı yatırımcı açısından iki farklı mesajı bulunuyor.
Birinci mesaj olumsuz tarafta. Bazı fonlarda yoğunlaşan yatırımlar, düşük likiditeli hisseler, yüksek fiyat hareketleri ve yatırımcıların geri ödeme talepleriyle ortaya çıkan likidite sorunları, Türkiye sermaye piyasalarının risklerini yabancı yatırımcının yeniden değerlendirmesine neden olabilir. Financial Times ve Wall Street Journal gibi uluslararası yayın organlarının gelişmeleri yakından izlemesi de konunun artık Türkiye sınırları içinde kalmadığını gösteriyor.
Özellikle yabancı fon yöneticileri için “Bir yatırım aracında sorun çıktığında çıkış ne kadar hızlı ve şeffaf gerçekleştirilebiliyor?” sorusu son derece önemlidir.
Çünkü yabancı yatırımcı için likidite, getiriden önce gelen başlıklardan biridir. Yüksek getiri potansiyeli olan ancak gerektiğinde pozisyondan çıkılamayan bir piyasa, profesyonel yatırımcı açısından cazibesini kaybedebilir.
İkinci mesaj ise düzenleyici kurumların müdahalesiyle ilgili.
SPK, yatırım fonlarına ilişkin rehberde yaptığı düzenlemelerin yatırımcı tasarrufunu korumayı, şeffaflığı artırmayı ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânlarını sınırlandırmayı amaçladığını açıkladı. Kurul ayrıca bazı fon portföylerindeki değerleme yöntemlerine ilişkin değişiklikler yaptığını ve ilişkili taraflar arasındaki işlemler ile olağandışı fiyat hareketlerinden kaynaklanabilecek riskleri azaltmaya yönelik düzenlemeler getirdiğini belirtiyor.
Bu noktada yabancı yatırımcı açısından kritik olan, alınan önlemlerin varlığından çok bundan sonra nasıl uygulanacağıdır.
Çünkü yatırımcı güveni bir günde kaybedilebildiği gibi bir günde de geri kazanılamıyor.
SPK’nın tasfiye süresini üç aydan altı aya çıkarması da bu açıdan dikkat çekici. Kurul, kararın amacının fon portföylerindeki varlıkların piyasa koşulları dikkate alınarak mümkün olduğunca uygun koşullarda satılmasına imkân sağlamak olduğunu açıkladı. Ayrıca altı aylık sürenin mutlaka altı ay bekleneceği anlamına gelmediğini belirtti.
Ben bu düzenlemeyi yabancı yatırımcı açısından önemli görüyorum. Çünkü hızlı satış baskısının azaltılması, özellikle düşük likiditeli varlıkların gerçek değerinden çok daha düşük fiyatlarla elden çıkarılmasının önüne geçebilir.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Yaşananların benzeri tekrar etmeyecek mi?
Yabancı yatırımcı işte bu sorunun cevabını arayacaktır.
Türkiye’nin son dönemde yabancı sermayeyi yeniden çekme ve sermaye piyasalarını derinleştirme hedefi açısından güvenilirlik çok önemli. Yabancı yatırımcının Türkiye’ye yalnızca kısa vadeli hisse senedi alıp satmak için değil, uzun vadeli yatırım yapmak için gelmesi isteniyorsa kuralların öngörülebilir olması gerekiyor.
Bence bundan sonraki dönemde üç konu özellikle önemli olacak.
Birincisi, fonların portföy yapılarının daha şeffaf hale gelmesi.
İkincisi, ilişkili taraf işlemlerinin ve düşük likiditeli hisselerdeki yoğunlaşmaların daha sıkı izlenmesi.
Üçüncüsü ise yatırımcıların çıkış talepleri karşısında fonların likidite yönetiminin güçlendirilmesi.
Bunlar yalnızca yerli yatırımcı açısından değil, yabancı yatırımcı açısından da temel güven unsurlarıdır.
Türkiye’nin burada önemli bir avantajı da güçlü bir düzenleyici ve finansal altyapıya sahip olmasıdır. Borsa İstanbul, Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu ve SPK gibi kurumların varlığı, piyasaların kurumsal yapısının bulunduğunu gösteriyor. Ancak kurumların varlığı kadar, kuralların zamanında ve etkin uygulanması da önem taşıyor.
Sonuç olarak fonlarda yaşanan son gelişmeleri Türkiye sermaye piyasalarının tamamına mal etmek doğru olmayacağı gibi, yabancı yatırımcı açısından hiçbir etkisi yokmuş gibi değerlendirmek de doğru olmaz.
Benim açımdan asıl mesele şudur: Türkiye’nin bundan sonraki sınavı krizin kendisinden çok, bu krizden sonra kurulacak daha şeffaf, daha likit ve daha öngörülebilir fon piyasasıdır.
Eğer alınan önlemler kalıcı bir denetim ve şeffaflık kültürüne dönüşürse, bugünkü sorunlar uzun vadede sermaye piyasalarının daha sağlam hale gelmesi için bir fırsata dönüşebilir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ise yabancı yatırımcıya verilecek açıklamalar değil, önümüzdeki dönemde ortaya konulacak uygulamalar belirleyecektir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar