Ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği, yalnızca üretim hacmiyle değil, aynı zamanda o üretimin niteliğiyle de yakından ilgilidir. Bugün birçok ülke, özellikle de gelişmekte olan ekonomiler, büyüme potansiyellerini artırmak için “tasarrufların yönü” sorunuyla karşı karşıyadır. Yani bireylerin, şirketlerin ve kamunun biriktirdiği kaynaklar gerçekten üretken alanlara mı gidiyor, yoksa kısa vadeli kazançların peşinde mi heba oluyor? Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu sorunun yanıtı, ekonomik geleceğin seyrini belirleyecek kadar kritiktir.
Bir ekonomide tasarruf oranı kadar, bu tasarrufların yönlendirildiği mecralar da önemlidir. Eğer kaynaklar spekülatif piyasalara, gayrimenkul balonlarına veya kısa vadeli finansal araçlara yönelirse, bu durum reel sektöre giden sermaye akışını daraltır. Oysa reel sektör; istihdam, üretim ve ihracatın kalbidir.
Ne yazık ki Türkiye’de ve benzer ekonomilerde, uzun yıllar boyunca “kolay kazanç” kültürü yatırım tercihlerini belirlemiştir. Düşük riskli ve kısa vadeli kazanç sunan alanlar —örneğin döviz, mevduat veya gayrimenkul— genellikle üretime dayalı yatırımların önüne geçmiştir. Bu eğilim, üretken sektörlerde sermaye yetersizliğine yol açarken, teknoloji geliştirme kapasitesini de sınırlamıştır.
Kısacası, üretim yerine rantın kazandığı bir ekonomide büyüme, kalıcı değil geçicidir. Finansal sistemin asıl görevi, tasarrufları etkin biçimde yatırım projelerine yönlendirmekken; bu köprü işlevi zayıfladığında, sermaye birikimi reel ekonomiye değil, kâğıt üzerinde değer kazanan varlıklara akar.
Üretken yatırım; yeni bir fabrika kurmak, teknolojik altyapıyı yenilemek, Ar-GE faaliyetlerine kaynak sağlamak veya ihracata yönelik üretim tesisleri oluşturmak gibi ekonominin üretim kapasitesini artıran yatırımlardır. Bu tür yatırımlar hem bugünkü büyümeye hem de gelecekteki rekabet gücüne katkı sağlar.
Örneğin, bir girişimcinin yapay zekâ tabanlı üretim otomasyonu kurması veya bir tarım işletmesinin dijital izleme sistemine yatırım yapması, yalnızca kârlılığı artırmakla kalmaz; aynı zamanda verimlilik ve istihdamı da yükseltir. Bu tür yatırımlar, ekonomiye “çarpan etkisiyle geri döner.
Buna karşın gayrimenkul veya kısa vadeli finansal yatırımlar, çoğu zaman üretim kapasitesi yaratmadığı gibi, enflasyonu körükleyici etkilere de neden olabilir. Çünkü üretim artmadıkça talep yönlü genişleme fiyatları yukarı iter. İşte bu nedenle, üretken yatırımlar hem fiyat istikrarı hem de sürdürülebilir büyüme için kilit konumdadır.
Türkiye’de hane halkı tasarruf oranları, uzun yıllardır gelişmiş ekonomilerin oldukça gerisindedir. Bunun temel nedenleri arasında gelir dağılımındaki bozukluk, tüketim kültürünün yaygınlığı ve finansal okuryazarlık eksikliği yer alır. Ancak asıl mesele, mevcut tasarrufların nasıl değerlendirildiğidir.
Ekonomideki yatırım kanallarına bakıldığında, sermayenin önemli bir kısmının hâlâ gayrimenkul veya döviz cinsinden varlıklarda değerlendirildiği görülmektedir. Bu durum, üretim ekonomisine geçişi yavaşlatmaktadır.
Oysa Türkiye’nin 2053 vizyonu, katma değeri yüksek ürün ihracatına ve teknoloji tabanlı üretim modeline dayanmaktadır. Bu hedefe ulaşmak için yalnızca daha fazla tasarruf değil, aynı zamanda bu tasarrufların “doğru yönlendirilmesi” gerekir. Yani finansal sistem, yatırımcıyı riskten kaçıran değil, üretime cesaretlendiren bir yapıya bürünmelidir.
Tasarrufların üretken yatırımlara dönüşmesinde en önemli rol, finansal aracılık mekanizmalarına düşer. Bankalar, kredi politikalarını uzun vadeli ve üretim odaklı hale getirmeli; sermaye piyasaları, özellikle KOBİ’lerin ve yenilikçi girişimlerin finansmana erişimini kolaylaştırmalıdır.
Borsa İstanbul’da gelişen “girişim sermayesi yatırım fonları” ve “girişim sermayesi yatırım ortaklıkları”, bu dönüşüm açısından önemli adımlardır. Ayrıca Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası gibi kurumlar, sürdürülebilir ve yenilikçi projelere uzun vadeli finansman sağlama noktasında stratejik bir rol üstlenmektedir.
Bununla birlikte, finansal sistemin tamamlayıcısı olan “tasarruf sahiplerinin bilinci” de en az kurumlar kadar önemlidir. Yatırımcıların, yalnızca kısa vadeli faiz getirisine değil, ülkenin üretim potansiyeline katkı sağlayan yatırımlara yönelmesi için finansal eğitim politikaları ve teşvikler hayati önem taşır.
Devlet politikaları, tasarrufların verimli alanlara akışında belirleyici güçtür. Uzun vadeli yatırım kredileri, düşük faizli üretim destekleri ve teknoloji yatırımlarına vergi avantajları, sermayenin yönünü değiştirebilir.
Örneğin, yeşil enerji yatırımları veya dijital dönüşüm projeleri için sağlanan fon ve hibe programları, hem çevre dostu büyümeyi teşvik eder hem de kaynakların geleceğe dönük alanlarda değerlendirilmesini sağlar. Benzer şekilde, bireysel emeklilik sisteminin üretken yatırımlarla entegre edilmesi de tasarrufların etkin kullanımını artırabilir.
Ayrıca devlet, yatırım ortamının öngörülebilirliğini artırarak da yatırımcı güvenini güçlendirmelidir. Siyasi ve ekonomik istikrar, uzun vadeli yatırım kararlarının en temel ön koşuludur.
Bir ülkenin geleceği, kaynaklarını nasıl değerlendirdiğiyle ölçülür. Tasarrufların üretken yatırımlara yönelmesi, yalnızca ekonomik büyüme için değil, aynı zamanda toplumsal refah, istihdam ve teknolojik ilerleme için de zorunludur.
Kısa vadeli kazanç anlayışının yerini uzun vadeli üretim vizyonu almadıkça, büyüme geçici ve kırılgan olmaya devam edecektir. Sermaye birikiminin üretimle buluştuğu bir ekonomi ise yalnızca zenginleşmekle kalmaz; kendi geleceğini de inşa eder.
Türkiye’nin önünde, bu dönüşümü gerçekleştirecek potansiyel ve insan kaynağı fazlasıyla mevcut. Şimdi yapılması gereken, bu potansiyeli harekete geçirecek akıllı finansal politikalar, güçlü kurumlar ve bilinçli tasarruf sahipleriyle “üretim temelli bir büyüme rotası” çizmek. Çünkü sermayenin rotası, nihayetinde ülkenin rotasıdır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com