Teknoloji Üretme Kapasitesi

Ekonomist yazar
Not: Bu yazı, yazarın kişisel görüş ve değerlendirmelerini içermektedir.

TEKNOLOJİYİ ÜRETME KAPASİTESİ

Dünya ekonomisinin rekabet dinamikleri her geçen yıl daha karmaşık ve daha hızlı değişiyor. Bu değişimin merkezinde ise artık yalnızca teknoloji kullanma becerisi değil, teknoloji üretme kapasitesi bulunuyor. Bir ülkenin küresel değer zincirlerindeki konumu, katma değer yaratma düzeyi, ihracat yapısı, verimlilik artışı ve uzun vadeli büyüme performansı doğrudan bu kapasiteye bağlı hale geliyor. Bugün yarı iletkenlerden yapay zekâ algoritmalarına, batarya teknolojilerinden biyoteknoloji çözümlerine kadar pek çok alanda sertleşen rekabet, ülkeleri yalnızca tüketen değil aynı zamanda tasarlayan, geliştiren ve ticarileştiren konuma geçmeye zorluyor.

Türkiye açısından bakıldığında, teknoloji üretme kapasitesi hâlâ istenen seviyeye ulaşmış değil; ancak son yıllarda hızlanan Ar-GE yatırımları, teknopark yapılanmaları, dijital altyapı güçlendirmeleri ve sanayinin dönüşüm programları, bu alanda bir sıçrama ihtimalini de beraberinde getiriyor. Özellikle savunma sanayiinde yakalanan tasarım ve ürün geliştirme başarısı, başka sektörler için de potansiyel bir kaldıraç niteliği taşıyor. Fakat bu potansiyelin gerçek bir ekonomik dönüşüme evrilebilmesi için teknoloji üretimini besleyen ekosistemin daha bütüncül bir yapıya kavuşması şart.

İNOVASYONUN DOĞASI: SÜREKLİLİK, ŞEBEKE ETKİSİ VE NİTELİKLİ BEŞERî SERMAYE

Teknolojiyi üretme kapasitesi, tek bir şirketin ya da tek bir sektörün başarısı değildir; bir ülkenin sahip olduğu tüm kurumsal, bilimsel, finansal ve insani unsurların etkileşiminden oluşur. Bu nedenle inovasyon ekosisteminin temel bileşenleri üç başlıkta toplanabilir:

  1. Süreklilik ve ölçek:

Ar-GE harcamalarının ekonomik döngülerden bağımsız biçimde sürdürülebilir bir şekilde artması gerekir. Ar-GE bütçelerinin kriz dönemlerinde ilk kesilen kalemler haline gelmesi, teknolojik ilerlemeyi doğrudan sekteye uğratır. Güney Kore’nin 1997 Asya krizine rağmen teknoloji yatırımlarını kısmaması, bugün geldiği küresel konumu açıklayan en kritik faktörlerden biridir.

  1. Şebeke etkisi ve iş birliği ekosistemi:

Teknoloji üretimi artık “tek başına çalışan deha” kurgusunun ötesine geçti. Üniversitelerin, özel sektörün, teknoparkların, girişimlerin ve kamu kurumlarının ortak projeler etrafında buluştuğu, verinin paylaşıldığı, bilgi akışının güçlü olduğu ağ yapıları inovasyonun vazgeçilmezidir. Bu ağlar zayıf olduğunda, fikirlerin ticarileşme hızı düşer; güçlü olduğunda ise yeni sektörler ortaya çıkar.

  1. Nitelikli beşerî sermaye:

Yalnızca mühendis sayısı değil, mühendislerin niteliği, disiplinler arası yetenekleri ve küresel ölçekli projelerde çalışma deneyimleri belirleyici olur. Beyin göçü veren ülkeler teknolojide kalıcı bir üstünlük kurmakta zorlanırken, yetenek çeken ülkeler inovasyon hızını dramatik biçimde artırır.

DİJİTALLEŞEN SANAYİ VE YENİ TEKNOLOJİ DALGASI

Bugün ülkelerin teknoloji üretme kapasitesini yalnızca klasik Ar-GE faaliyetleri değil, aynı zamanda dijital üretim altyapısı belirliyor. Sensörleşme, otomasyon, yapay zekâ destekli üretim sistemleri, modüler mimariler ve veri merkezleri; tüm sanayi kolları için yeni bir verimlilik eşiği yaratmış durumda.

Yeni teknolojilerin yayılma hızının geçmiş dönemlere göre çok daha yüksek olması, bu alanda geç kalan ekonomiler için maliyeti daha da artırıyor. Yapay zekânın üretim süreçlerine entegrasyonu, yalnızca işçilik maliyetlerini düşürmüyor; aynı zamanda ürün tasarım döngülerini kısaltıyor, hataları azaltıyor ve fabrikaları öğrenebilen sistemlere dönüştürüyor. Türkiye’de özellikle otomotiv ve beyaz eşya sektörlerinde bu dönüşüm hızlanmış olsa da KOBİ ölçeğinde dijital dönüşüm hâlâ arzu edilen seviyede değil. Teknoloji üretme kapasitesinin geniş toplum kesimlerine yayılması için KOBİ’lerin dijitalleşmesi kritik bir kaldıraç rolü üstleniyor.

TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK ÖNCELİKLER

Türkiye’nin teknoloji üretme kapasitesini büyütmesi için birkaç temel başlığa odaklanması gerekiyor:

  • Uzun vadeli Ar-GE fonlama modeli:

Fon yapıları daha öngörülebilir, sonuç odaklı ve özel sektörle ortak risk alan bir yapıya kavuşmalı.

  • Yüksek teknoloji girişimlerini destekleyen ölçeklenebilir bir sermaye piyasası:

Bugün Türkiye’de çok sayıda yenilikçi girişim tohum aşamasında destek bulabiliyor ancak büyüme aşamasında finansman daralması nedeniyle potansiyelinin altında kalıyor.

  • Üniversite–sanayi arasında yüksek hızlı iş birliği mekanizmaları:

Bilimsel araştırmaların ticarileşme oranı yükseltilmeden teknoloji üretim kapasitesi gerçek anlamda güçlenemez.

  • Yetenek tutma ve çekme politikaları:

Ar-GE merkezlerinin uluslararası araştırmacılar için cazibe merkezi haline getirilmesi, beyin göçünün tersine çevrilmesi açısından kritik.

SONUÇ: TEKNOLOJİ ÜRETMEK ARTIK BİR TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUK

Küresel rekabet artık düşük maliyetli üretime değil, yüksek katma değerli teknolojiye dayanıyor. Ülkeler, üretim zincirlerinde yukarı basamaklara çıkabilmek için teknoloji geliştirme kapasitesini stratejik bir ulusal güvenlik meselesi olarak ele alıyor. Türkiye’nin de önümüzdeki dönemde bu eksende adımlarını hızlandırması, sürdürülebilir büyüme için kaçınılmaz görünüyor.

Teknolojiyi tüketen değil üreten, ürünü kopyalayan değil tasarlayan, fikri ithal eden değil ihraç eden bir ekonomik yapıya geçiş; yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik ve stratejik bir güç unsuru. Bu nedenle teknoloji üretim kapasitesi, Türkiye’nin gelecek 20 yılının en kritik kalkınma başlıklarından biri olmaya devam edecek.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com

 

Yayınlama: 11.02.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.