Karahan’dan Meclis’te Net Mesaj
Türkiye ekonomisinin en önemli gündem maddelerinden biri olan enflasyon ve para politikası, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yeniden masaya yatırıldı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın milletvekillerine yaptığı sunum, yalnızca Merkez Bankası’nın mevcut politikalarının anlatılması açısından değil, önümüzdeki dönemde faiz politikasının nasıl şekilleneceği konusunda verdiği mesajlar açısından da son derece önemliydi.
Karahan’ın sunumundan benim çıkardığım en önemli sonuç, Merkez Bankası’nın enflasyon konusunda henüz “tamamdır” noktasına gelmediği ve para politikasında erken bir gevşemeye sıcak bakmadığıdır. Özellikle enflasyonun ana eğiliminde kalıcı bir iyileşme görülmesi ve enflasyon beklentilerinin hedeflenen patikaya yaklaşması gerektiği vurgusu, önümüzdeki dönemde faiz indirimlerinin aceleye getirilmeyeceğini gösteriyor.
Aslında burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Eylül ayında tüketici enflasyonunun aylık yüzde 1,84 artması ve yıllık enflasyonun yüzde 29,73’e gerilemesi elbette olumlu bir gelişmedir. Ancak enflasyonun yüzde 30’un altına gelmesi, fiyatların ucuzladığı anlamına gelmiyor. Sadece fiyatların geçen yılın aynı dönemine göre daha düşük bir hızla arttığını gösteriyor. Vatandaşın günlük hayatında hissettiği hayat pahalılığı devam ediyor.
Dolayısıyla Merkez Bankası açısından asıl mesele manşet enflasyonun düşmesi kadar, bu düşüşün kalıcı hale gelmesidir.
Karahan’ın mesajlarında hizmet fiyatları ve gıda fiyatları da önemli bir yer tuttu. Özellikle okulların açılmasıyla birlikte eğitim ve bağlantılı hizmetlerde yaşanan fiyat artışlarının hizmet enflasyonunu yukarı çektiği, gıda tarafında ise arz koşullarının etkili olduğu ifade edildi. Bu durum bize enflasyonla mücadelenin yalnızca faiz artırmak veya faizleri yüksek tutmakla çözülemeyecek kadar karmaşık olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Benim burada özellikle üzerinde durmak istediğim konu ise iç talep. Karahan, iç talebin yavaşlamaya devam ettiğine ve talep koşullarının dezenflasyon süreciyle uyumlu olduğuna dikkat çekti. Bu önemli bir gelişmedir. Çünkü talebin aşırı güçlü olduğu bir ekonomide fiyatların kalıcı biçimde düşürülmesi oldukça zordur.
Fakat bunun diğer tarafında da bir gerçek var. İç talebin fazla yavaşlaması, başta perakende ticaret olmak üzere birçok sektörde satışların ve işletmelerin cirolarının baskı altında kalmasına neden olabilir. Burada Merkez Bankası’nın işi gerçekten zor. Bir taraftan enflasyonu düşürmek, diğer taraftan ekonomik aktivitenin gereğinden fazla yavaşlamasını engellemek gerekiyor.
Piyasaların en fazla merak ettiği konu ise faizlerdi. Karahan’ın verdiği mesaj, şu aşamada faiz indiriminin gündemin merkezinde olmadığı şeklinde yorumlandı. Bu mesaj, eylül enflasyonunun ardından ekim ayında faiz indirimi beklentisine giren piyasa açısından oldukça önemli. Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 37 seviyesinde tuttuğu mevcut ortamda, erken bir faiz indiriminin enflasyon beklentilerini yeniden bozabileceği düşünülüyor.
Bana göre Merkez Bankası burada piyasaya şu mesajı veriyor: “Enflasyon düşüyor diye rehavete kapılmayacağız.”
Bu yaklaşımın özellikle döviz kuru açısından da önemi büyük. Faiz indiriminin erken başlaması, TL varlıklara olan ilgiyi azaltabilir ve döviz talebini artırabilir. Bunun sonucunda kurda yaşanabilecek hareketlilik ise ithalat maliyetleri üzerinden yeniden enflasyona dönüşebilir. Türkiye gibi ithal girdi bağımlılığı yüksek bir ekonomide döviz kurundaki istikrar, enflasyon mücadelesinin önemli parçalarından biridir.
Karahan’ın sunumunda rezervler ve dış denge de önemli başlıklar arasında yer aldı. Cari açığın 2026 yılında milli gelire oranının uzun dönem ortalamasının altında kalmasının beklendiği mesajı, dış dengedeki gelişmeler açısından olumlu değerlendirilebilir. Ancak enerji fiyatları, altın ithalatı, küresel ticaret ve jeopolitik riskler Türkiye ekonomisinin dış dengesi üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor.
Önümüzdeki dönemde sadece Merkez Bankası’nın kararlarına değil, maliye politikasının da enflasyonla mücadeleye katkısına bakmak gerekiyor. Para politikasının tek başına bütün yükü taşıması sürdürülebilir değildir. Kamu harcamalarının kontrolü, üretimin desteklenmesi, gıda arzının artırılması, lojistik maliyetlerin azaltılması ve yapısal reformların hızlandırılması da aynı derecede önemlidir.
Sonuç olarak Fatih Karahan’ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki sunumunu, Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadelede frene henüz basmadığının açık bir göstergesi olarak değerlendiriyorum. Eylül ayında enflasyonun yüzde 30’un altına gerilemesi olumlu bir gelişme olsa da bunun kalıcı hale getirilmesi gerekiyor.
Önümüzdeki süreçte özellikle 22 Ekim’de yapılacak Para Politikası Kurulu toplantısı daha da önem kazanacak.
Benim beklentim, Merkez Bankası’nın faiz konusunda acele etmeyeceği yönünde. Çünkü Türkiye ekonomisinin artık yeni bir enflasyon dalgasına değil, kalıcı fiyat istikrarına ihtiyacı var.
Unutmamak gerekir ki faiz sadece bir rakam değildir. Faiz; kur, enflasyon, kredi, yatırım, tüketim ve vatandaşın cebindeki para ile doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle bundan sonraki dönemde en önemli hedef, enflasyonu düşürürken üretimi ve istihdamı da koruyacak dengeli bir ekonomik yapı oluşturmak olmalıdır.
Asıl başarı, enflasyonu geçici olarak düşürmek değil, vatandaşın “yarın bugün olduğundan daha pahalı olacak” endişesini ortadan kaldırmaktır. Türkiye ekonomisinin önündeki en büyük sınav da budur.
Kaynak: TCMB
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar