Konut, insan hayatının en temel ihtiyaçlarından biri olmasının yanında ekonomik ve sosyal dengelerin de önemli bir göstergesidir. Ancak son yıllarda Türkiye’de kira fiyatlarında yaşanan hızlı yükseliş, barınma meselesini toplumun geniş kesimleri için ciddi bir sorun hâline getirmiştir. Avrupa ülkeleriyle yapılan karşılaştırmalarda Türkiye’nin kira enflasyonunda üst sıralarda, hatta birçok ölçümde zirvede yer alması, sorunun boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinde de konut fiyatları ve kiralar yükselirken Romanya ve Hırvatistan gibi ülkelerin öne çıkması, kıta genelinde barınma maliyetlerinin yakından izlenmesi gerektiğini gösteriyor. Ancak Türkiye açısından asıl mesele, kira artışlarının vatandaşın gelirini ne ölçüde erittiğidir.
Türkiye’de kira artışlarını değerlendirirken yalnızca konut fiyatlarına bakmak yeterli değildir. Enflasyonun genel seviyesi, ücret artışları, konut arzı, nüfus hareketleri, inşaat maliyetleri ve finansmana erişim gibi birçok faktör birlikte ele alınmalıdır. Çünkü kira, hane halkı bütçesinde ertelenmesi mümkün olmayan bir harcamadır. Gıda, ulaşım, eğitim ve sağlık giderleriyle birleştiğinde özellikle dar ve sabit gelirli vatandaşların yaşam alanını giderek daraltmaktadır.
Benim değerlendirmeme göre Türkiye’de kira sorununun temelinde, konut arzıyla gerçek ihtiyaç arasındaki dengesizlik kadar ekonomik koşulların yarattığı baskılar da bulunmaktadır. Büyük şehirlerde iş imkânlarının yoğunlaşması, iç göç, öğrenci hareketliliği ve belirli bölgelerde yabancıların konut talebi, kiralık konut piyasasını etkileyen unsurlar arasındadır. Buna karşılık yeterli sayıda erişilebilir fiyatlı konut üretilememesi, talep artışının kiralara daha hızlı yansımasına neden olmaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinde kira artışlarının görünümü ise farklılık göstermektedir. Romanya ve Hırvatistan gibi ülkelerde konut piyasasındaki hareketlilik dikkat çekerken diğer Avrupa ülkelerinde de özellikle büyük kentlerde barınma maliyetleri önemli bir gündem maddesidir. Bununla birlikte ülkeleri karşılaştırırken yalnızca kira enflasyon oranlarına bakmak yanıltıcı olabilir. Fiyat artışlarının hangi dönem için hesaplandığı, kullanılan endeksin kapsamı ve hane halklarının gelir düzeyi dikkate alınmalıdır. Bir ülkede kiralar daha yavaş artıyor olabilir; ancak mevcut kira seviyesi gelirlerle karşılaştırıldığında yine de yüksek kalabilir.
Türkiye’de asıl çarpıcı gelişme, kira artışlarının vatandaşın satın alma gücü üzerindeki etkisidir. Ücretler nominal olarak yükselse bile kira ve diğer temel giderler daha hızlı arttığında çalışanların reel geliri gerileyebilir. Özellikle asgari ücretliler, emekliler, öğrenciler ve büyük şehirlerde tek başına yaşayanlar bu baskıyı daha fazla hissediyor. Gelirinin önemli bölümünü kiraya ayırmak zorunda kalan bir vatandaşın tasarruf yapması, yatırım gerçekleştirmesi veya beklenmedik harcamalara karşı güvence oluşturması giderek zorlaşıyor.
Bu durumun ekonomik sonuçları da vardır. Hane halkı bütçesinin daha büyük bir bölümünün kiraya ayrılması, diğer sektörlerdeki tüketimi sınırlar. Vatandaş giyimden sosyal yaşama, eğitim harcamalarından dayanıklı tüketim ürünlerine kadar pek çok alanda tasarrufa yönelir. Böylece kira enflasyonu yalnızca konut piyasasını değil, perakende ticareti ve genel ekonomik canlılığı da etkileyebilir. İş gücü hareketliliği de zarar görür; çalışanlar işlerine yakın bölgelerde ev bulamadıklarında ulaşım maliyetleri ve zaman kayıpları artar.
Peki, çözüm ne olmalı? Öncelikle konut arzının artırılması gerekiyor. Ancak burada önemli olan yalnızca daha fazla konut inşa etmek değildir. Piyasanın ihtiyaç duyduğu, vatandaşın gelir düzeyine uygun ve uzun vadede erişilebilir fiyatlarla sunulan konutların üretilmesi şarttır. Sosyal konut projeleri, kiralık sosyal konut modelleri ve kamu-özel sektör iş birlikleri bu açıdan değerlendirilebilir. Özellikle dar gelirli aileler, gençler ve yeni ev kuran çiftler için hedefli programlar geliştirilmelidir.
İkinci olarak arsa maliyetleri, imar süreçleri, altyapı yatırımları ve inşaat sektöründeki maliyet baskıları birlikte ele alınmalıdır. Şehir merkezlerinde ulaşım imkânları güçlü yeni yerleşim alanlarının oluşturulması, konut talebinin belirli bölgelerde aşırı yoğunlaşmasını azaltabilir. Boş tutulan konutların ekonomik nedenleri araştırılmalı; kayıt dışı kiralamalarla mücadele edilirken mülk sahiplerinin ve kiracıların haklarını koruyan dengeli bir sistem kurulmalıdır.
Kira düzenlemelerinde de öngörülebilirlik önemlidir. Kiracıyı aşırı fiyat artışlarından korumak elbette gereklidir. Ancak yalnızca geçici sınırlamalara dayanan politikalar, konut arzı artırılmadığında piyasada farklı sorunlar yaratabilir. Kalıcı çözüm; üretimi destekleyen, sosyal konutları çoğaltan, kira piyasasını şeffaflaştıran ve hukuki uyuşmazlıkları hızla çözen kapsamlı bir politikadan geçmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’nin kira enflasyonunda Avrupa’nın üst sıralarında yer alması, yalnızca istatistiksel bir karşılaştırma değildir. Bu tablo, milyonlarca insanın yaşam standardını ve ekonomik geleceğini ilgilendiren yapısal bir soruna işaret ediyor. Romanya ve Hırvatistan gibi ülkelerdeki gelişmeler Avrupa genelinde konut piyasasının önemini ortaya koysa da Türkiye’nin kendi koşullarına uygun çözümler üretmesi gerekiyor. Benim düşünceme göre ekonomik istikrarın başarısı yalnızca enflasyon oranlarının gerilemesiyle ölçülemez; vatandaşın gelirine uygun bir evde yaşayabilmesi de bu başarının temel göstergelerinden biridir. Çünkü barınma sorunu çözülmeden refahın toplumun bütün kesimlerine yayıldığını söylemek mümkün değildir.
Kaynak: Euronews
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar