Ekonomide en çok merak edilen soruların başında artık “Enflasyon ne kadar olacak?” geliyor. Ancak Türkiye’de son yıllarda bu soruya verilen tahminlerin önemli bir bölümü gerçekleşen rakamların gerisinde kaldı. Tahminler açıklandığında umut veren oranlar, aylar ilerledikçe yukarı doğru revize edildi. Bu durum yalnızca ekonomi yönetiminin değil, piyasa aktörlerinin tahminlerinin de neden sık sık değiştiği sorusunu gündeme getiriyor.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılına ilişkin tahmin patikası bunun çarpıcı örneklerinden biri. Şubat 2026’da yayımlanan Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu enflasyonu için yüzde 15-21 aralığı öngörülmüş, ara hedef yüzde 16 olarak korunmuştu. Ancak mayıs ayında açıklanan Enflasyon Raporu’nda tahmin yüzde 26’ya yükseltildi. Merkez Bankası, özellikle enerji fiyatlarındaki gelişmeler, jeopolitik riskler, ithalat maliyetleri ve gıda fiyatlarındaki güncellemelerin tahminleri yukarı çektiğini belirtti.
Burada önemli bir nokta var: Tahminin tutmaması her zaman “yanlış hesap” anlamına gelmez. Enflasyon, çok sayıda değişkenin aynı anda etkilediği bir ekonomik göstergedir. Petrol fiyatlarının yükselmesi, döviz kurundaki hareketler, gıda fiyatları, kira artışları, vergi düzenlemeleri, ücretler, enerji maliyetleri ve jeopolitik gelişmeler birkaç ay içinde bütün hesapları değiştirebilir.
Fakat Türkiye’de mesele bunun ötesine geçiyor. Çünkü tahmin ile gerçekleşme arasındaki fark büyüdüğünde, toplumun ekonomik beklentileri de zarar görüyor. Vatandaş “Nasıl olsa yine yukarı revize edilir” düşüncesine kapılıyor. İşletmeler fiyatlarını belirlerken daha yüksek enflasyonu esas alıyor. Çalışanlar ücret pazarlığında gelecekteki fiyat artışlarını dikkate alıyor. Ev sahibi kira artışını, üretici maliyetini, tüketici ise satın alma kararını tahminlere göre şekillendiriyor.
Dolayısıyla enflasyon tahmini sadece ekonomistlerin veya Merkez Bankası’nın meselesi değildir. Tahminler aynı zamanda ekonominin geleceğine ilişkin bir güven göstergesidir.
TAHMİNLER NEDEN YANILIYOR?
En önemli nedenlerden biri dış dünyadaki gelişmelerin öngörülmesindeki zorluk. Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki hareketler iç fiyatları doğrudan etkileyebiliyor. 2026 yılında jeopolitik gelişmelerin enerji fiyatları üzerindeki etkisi de enflasyon tahminlerini zorlaştıran temel unsurlardan biri oldu. Merkez Bankası da petrol ve enerji fiyatlarındaki gelişmelerin yukarı yönlü risk oluşturduğunu açıkça vurguladı.
İkinci önemli unsur gıda fiyatları. Tarım sektöründeki üretim koşulları, hava olayları, lojistik maliyetleri ve arz sıkıntıları kısa sürede fiyatları değiştirebiliyor. Gıda fiyatlarında meydana gelen beklenmedik bir yükseliş, yıl sonu enflasyon tahminini de yukarı çekiyor.
Üçüncü unsur ise yönetilen ve yönlendirilen fiyatlar. Elektrik, akaryakıt, vergiler ve bazı kamu hizmetlerinin fiyatlarında yapılan değişiklikler, enflasyon hesabına sonradan eklenen önemli maliyetler yaratabiliyor.
Bir başka sorun da enflasyonun kendi kendisini besleyebilmesi. İnsanlar ve işletmeler gelecekte fiyatların daha fazla artacağını düşünürse, bugünden fiyatlarını yükseltebiliyor. Böylece beklenti gerçekleşmenin bir parçası haline geliyor. Merkez Bankası da beklentilerin ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci açısından risk oluşturmaya devam ettiğine dikkat çekiyor.
RAKAMLARIN GÜVENİLİRLİĞİ NEDEN ÖNEMLİ?
Tahminler sürekli değiştiğinde toplumun ekonomik kurumlara bakışı da etkileniyor. Bir yılın başında yüzde 15-21 arasında gösterilen enflasyon beklentisinin daha sonra yüzde 26’ya çıkarılması, ardından piyasa beklentilerinin de farklı seviyelerde seyretmesi vatandaşın kafasını karıştırıyor.
Nitekim temmuz ayında piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 29,2 seviyesine yükseldi. Bu oran, yıl başındaki iyimser tahminlerin oldukça üzerinde bulunuyor.
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu daha var: Vatandaşın hissettiği enflasyon ile resmi enflasyon arasındaki algı farkı. İnsanların bütçesinde gıda, kira, ulaşım ve enerji gibi zorunlu harcamaların ağırlığı yüksek olduğu için, bu kalemlerdeki fiyat artışları günlük yaşamda daha fazla hissediliyor. Bu nedenle resmi oran ile “hayat pahalılığı” algısı arasında ciddi fark oluşabiliyor.
TAHMİNDEN DAHA ÖNEMLİSİ GÜVEN
Aslında ekonomik tahminlerin amacı geleceği kesin biçimde bilmek değil, geleceğe ilişkin bir yol haritası sunmaktır. Hiçbir merkez bankası petrolün, savaşların, kur hareketlerinin veya gıda fiyatlarının gelecekte tam olarak hangi seviyede olacağını bilemez.
Ancak tahminlerin sürekli değişmesi, tahmin yöntemlerinin ve varsayımların daha açık anlatılmasını gerekli kılıyor. “Bu rakam neden değişti?” sorusunun cevabı vatandaş tarafından anlaşılabilir biçimde verilmelidir.
Ekonomi yönetimi açısından en önemli hedef, her seferinde daha iyimser bir rakam açıklamak değil, açıklanan tahminlerin arkasındaki varsayımları gerçekçi biçimde ortaya koymaktır. Tahminin hangi koşullarda tutacağı, hangi koşullarda bozulacağı ve hangi risklerin bulunduğu açıkça anlatılmalıdır.
Çünkü ekonomide güven, yalnızca düşük enflasyonla değil, doğru ve şeffaf iletişimle de oluşur.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, “enflasyon şu kadar olacak” demekten çok, enflasyonu kalıcı biçimde düşürecek politikaların sonuçlarını ortaya koyabilmektir. Tahminler değişebilir; fakat hedef değişmemeli. Fiyat istikrarı konusunda kararlı, öngörülebilir ve güven veren bir politika uygulanmadığı sürece, enflasyon tahminleri ne kadar gelişmiş modellerle hazırlanırsa hazırlansın, gerçekleşen rakamların gerisinde kalma riski devam edecektir.
Sonuçta vatandaşın beklediği yalnızca bir enflasyon rakamı değildir. Vatandaş, markette, kirada, faturada ve ulaşımda fiyatların gerçekten daha yavaş arttığını görmek istiyor. Ekonomide asıl başarı da tahminlerin güzel görünmesi değil, hayat pahalılığının kalıcı biçimde gerilemesidir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar