Yapay zekâ artık yalnızca teknoloji dünyasının konusu olmaktan çıktı. Ekonomiden eğitime, sağlıktan sanayiye, finanstan hizmet sektörüne kadar hayatın hemen her alanında etkisini göstermeye başladı. Yapay zekâ teknolojilerinin üretkenliği artırması, maliyetleri düşürmesi ve ekonomik büyümeyi hızlandırması beklenirken, aynı teknolojilerin milyonlarca kişinin yaptığı işleri ortadan kaldırabileceği yönündeki endişeler de giderek güçleniyor. Anthropic tarafından yapılan değerlendirmeler, 2030’a kadar yapay zekânın ekonomik büyümeyi önemli ölçüde destekleyebileceği, ancak aynı dönemde işgücü piyasasında ciddi bir dönüşüm ve kitlesel iş kayıpları riski yaratabileceği tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Burada öncelikle önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yapay zekânın ekonomik büyümeye katkı sağlaması ile istihdamı artırması aynı şey değildir. Bir işletme yapay zekâ sayesinde daha az çalışanla daha fazla üretim gerçekleştirebiliyorsa, üretkenlik artarken toplam istihdam azalabilir. Bu durum şirketler açısından olumlu görünürken çalışanlar açısından önemli bir risk oluşturabilir.
Ekonominin temel amacı yalnızca daha fazla üretmek değildir. Üretilen gelirin toplumun geniş kesimlerine nasıl dağıldığı da büyük önem taşır. Yapay zekâ kaynaklı verimlilik artışının büyük bölümü şirket kârlarına ve sermaye sahiplerine giderken çalışanların gelirleri aynı hızda artmazsa gelir dağılımındaki bozulma daha da belirgin hale gelebilir.
Önümüzdeki yıllarda özellikle rutin ve tekrarlanabilir işlerin daha fazla risk altında olması bekleniyor. Çağrı merkezleri, veri girişi, temel muhasebe işlemleri, standart raporlama, müşteri hizmetleri, bazı yazılım görevleri ve içerik üretiminin belirli bölümleri yapay zekâ tarafından daha düşük maliyetle gerçekleştirilebilir. Ancak mesele sadece düşük vasıflı işler değildir. Yapay zekâ geliştikçe hukuk, finans, mühendislik, pazarlama ve danışmanlık gibi yüksek eğitim gerektiren mesleklerin bazı görevleri de otomasyona açık hale geliyor.
Buna karşılık yapay zekâ yeni iş alanları da oluşturacaktır. Yapay zekâ sistemlerini geliştiren, denetleyen, güvenliğini sağlayan ve işletmelerin iş süreçlerine entegre eden uzmanlara olan ihtiyaç artacaktır. Ayrıca daha önce bulunmayan bazı mesleklerin ortaya çıkması mümkündür. Tarih boyunca teknolojik dönüşümlerde benzer bir süreç yaşandı. Ancak bugünkü dönüşümün önemli farkı, yapay zekânın insan emeğinin yalnızca fiziksel bölümünü değil, bilişsel görevlerin önemli bir kısmını da gerçekleştirebilmesidir.
Bu nedenle eğitim sisteminin önemi daha da artıyor. Geçmişte bir kişinin üniversiteden mezun olması uzun yıllar boyunca yeterli bir mesleki güvence sağlayabiliyordu. Artık bu yaklaşımın değişmesi gerekiyor. İnsanların çalışma hayatı boyunca yeni beceriler kazanması, meslek değiştirmeye hazırlanması ve dijital yetkinliklerini geliştirmesi zorunlu hale geliyor.
İş dünyası açısından bakıldığında ise yapay zekâ önemli bir rekabet avantajı sağlayabilir. Daha düşük maliyetle üretim yapan, müşterisini daha iyi tanıyan, stoklarını daha verimli yöneten ve karar alma süreçlerini hızlandıran işletmeler rakiplerinin önüne geçebilir. Özellikle KOBİ’ler açısından yapay zekâ, daha önce yalnızca büyük şirketlerin ulaşabildiği bazı analiz ve otomasyon imkanlarını erişilebilir hale getirebilir.
Fakat işletmelerin yapay zekâ yatırımlarında sadece “kaç çalışanı azaltabiliriz?” anlayışıyla hareket etmesi uzun vadede ekonomik ve sosyal sorunları büyütebilir. Çünkü çalışanların gelir kaybetmesi tüketimin gerilemesine, tüketimin gerilemesi de işletmelerin satışlarının düşmesine neden olabilir. Başka bir ifadeyle, şirketlerin mikro ölçekte elde ettiği verimlilik kazancı makroekonomik düzeyde talep sorununa dönüşebilir.
Türkiye açısından konu daha da dikkatle ele alınmalıdır. Türkiye’nin genç ve büyük bir işgücüne sahip olması önemli bir avantajdır. Ancak işgücünün dijital dönüşüme hazırlanamadığı bir ortamda yapay zekâ, bazı sektörlerde istihdam baskısını artırabilir. Özellikle hizmetler, çağrı merkezleri, bankacılık, perakende, lojistik ve ofis işlerinde dönüşümün daha hızlı hissedilmesi mümkündür.
Bu nedenle Türkiye’nin yapay zekâ politikasında iki hedefi aynı anda gerçekleştirmesi gerekiyor: Teknolojinin sunduğu verimlilik artışından yararlanmak ve çalışanları bu dönüşümün dışında bırakmamak. Mesleki eğitim, hayat boyu öğrenme, dijital becerilerin geliştirilmesi ve işgücünün yeniden eğitilmesi bu sürecin temel unsurları olmalıdır.
Ayrıca sosyal güvenlik sistemlerinin de yeni çalışma düzenine göre yeniden düşünülmesi gerekebilir. Geleneksel istihdam modelinin değişmesi, serbest çalışanların ve kısa süreli işlerin artması, yapay zekâ ile çalışan küçük ekiplerin yaygınlaşması sosyal güvenlik sistemleri açısından yeni sorunlar doğurabilir.
Sonuç olarak yapay zekâdan korkmak yerine onun ekonomik ve sosyal etkilerini doğru yönetmek gerekiyor. Teknoloji kaçınılmaz biçimde ilerleyecek. Asıl mesele, bu ilerlemenin toplumun hangi kesimlerine ne kadar fayda sağlayacağıdır.
Benim görüşüme göre önümüzdeki dönemin en önemli ekonomik tartışması “Yapay zekâ ne kadar büyüme sağlayacak?” sorusundan çok, “Bu büyümenin geliri kimlere gidecek ve kaybedilen işler nasıl telafi edilecek?” sorusu olacaktır.
Eğer yapay zekâdan elde edilen verimlilik artışı eğitim, yeni istihdam alanları, çalışanların yeniden beceri kazanması ve adil gelir paylaşımı için kullanılırsa teknoloji toplum için büyük bir fırsata dönüşebilir. Ancak yalnızca maliyetleri düşürmek ve çalışan sayısını azaltmak amacıyla kullanılırsa ekonomik büyüme ile toplumsal refah arasında ciddi bir kopuş ortaya çıkabilir.
2030’a giderken dünya ekonomisinin önündeki en büyük sınavlardan biri işte budur: Yapay zekâyı insanın yerine geçen bir teknoloji olmaktan çıkarıp insanın üretkenliğini artıran bir ortak haline getirebilmek.
Kaynak: Euronews
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar