Günümüz insanının en büyük sorunlarından biri çoğu zaman yoksulluk, para sıkıntısı ya da zaman darlığı değil; fark etmeden yaşamaktır. Sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, telefonlara bakıyoruz, trafikte bekliyoruz, akşam eve dönüp günü bitiriyoruz. Bir gün diğerine benziyor. Haftalar, aylar hatta yıllar geçiyor. Sonra bir gün dönüp arkamıza bakıyoruz ve “Zaman nasıl geçti?” diye soruyoruz.
İşte tam burada karşımıza önemli bir kavram çıkıyor: farkındalık.
Farkındalık aslında çok süslü veya karmaşık bir şey değildir. İnsanların düşündüğü gibi yalnızca kitaplarda yazan bir psikoloji terimi de değildir. Halk diliyle söylemek gerekirse farkındalık; gözünün açık olmasıdır. Etrafında olup biteni, kendi duygularını, davranışlarını ve yaşamı gerçekten görebilmektir.
Birçok insan yemek yer ama yediğinin tadını almaz. Çünkü aklı telefondadır. Birçok kişi çocuğuyla oturur ama zihni iş yerindedir. İnsanlar tatilde bile dinlenemez çünkü kafaları sürekli başka yerde dolaşır. Beden bir yerdedir ama zihin başka yerde.
Eskiden insanlar daha mı huzurluydu sorusu sıkça sorulur. Bunun birçok nedeni olabilir ama bir sebep dikkat çekiyor: İnsanlar yaşadıkları anın içindeydi. Komşuyla yapılan bir çayın sohbeti bile önemliydi. Mahallede oynayan çocukların sesi değerliydi. Şimdi ise aynı masada oturan dört kişi bile bazen birbirine değil telefon ekranına bakıyor.
Farkındalık kayboldukça insanlar küçük şeylerin değerini de unutuyor.
Bir düşünelim. Sabah uyandığınızda pencereyi açıp havanın kokusunu en son ne zaman hissettiniz? Yolda yürürken gökyüzüne en son ne zaman baktınız? Bir dostunuz konuşurken sadece onu dinlediğiniz son an ne zamandı?
Çoğu insan bu sorulara hemen cevap veremeyebilir.
Çünkü artık çok hızlı yaşıyoruz. Her şey yetişmesi gereken bir yarış gibi. Daha fazla kazanmak, daha hızlı olmak, daha çok şey yapmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Sürekli bir koşuşturma içindeyiz. Fakat hız arttıkça bazı şeyler gözden kaçıyor.
Örneğin sağlık konusu.
İnsan bedeni çoğu zaman bize sinyaller verir. Sürekli yorgunluk, baş ağrısı, uykusuzluk, huzursuzluk… Ancak insanlar bunları önemsemez. “Geçer” deyip devam ederler. Sonra küçük bir sorun büyür.
Aynı durum ilişkiler için de geçerlidir.
Bir arkadaşınızın sesi eskisi kadar neşeli çıkmıyorsa, eşiniz eskisi kadar konuşmuyorsa, çocuğunuz içine kapanıyorsa bunlar küçük işaretler olabilir. Farkındalığı yüksek insanlar bu değişimleri daha erken görebilir.
Çünkü onlar yalnızca bakmaz; görür.
Yalnızca duymaz; dinler.
Yalnızca yaşamaz; hisseder.
Farkındalık insanın kendisini tanımasını da sağlar. Çünkü çoğu insan başkalarını tanımaya çalışırken kendisini unutuyor.
Örneğin bir insan sinirlendiğinde neden sinirlendiğini gerçekten düşünüyor mu? Yoksa sadece öfkesine teslim mi oluyor?
Üzüldüğümüzde neden üzüldüğümüzü biliyor muyuz? Yoksa sadece duyguların bizi sürüklemesine mi izin veriyoruz?
Kendini tanıyan insan daha sağlam adımlar atar. Hangi işten mutlu olduğunu, hangi ortamın onu yorduğunu, hangi insanların enerjisini düşürdüğünü daha iyi bilir.
Bir başka önemli nokta da toplumdaki farkındalıktır.
Trafikte kırmızı ışıkta geçmemek sadece kural meselesi değildir. Başkalarının hakkına saygı göstermektir. Çevreye çöp atmamak sadece temizlik değildir. Geleceğe sahip çıkmaktır. Yaşlı birine yardım etmek sadece nezaket değildir. İnsanlık görevlerinden biridir.
Farkındalık arttıkça toplum da değişmeye başlar.
Çünkü büyük değişimler küçük davranışlarla başlar.
Bir kişinin yere çöp atmaması küçük görünebilir. Ama milyonlarca insan aynı şeyi yaptığında şehirler değişir.
Bir kişinin karşısındaki insanı dikkatle dinlemesi küçük görünebilir. Ama bunu herkes yaptığında insanlar birbirini daha iyi anlamaya başlar.
Bugün birçok insan mutluluğu çok uzak yerlerde arıyor. Daha büyük evlerde, daha pahalı telefonlarda veya daha yüksek maaşlarda…
Bunlar elbette hayatı kolaylaştırabilir. Fakat mutluluk bazen çok daha yakındadır.
Bir bardak sıcak çayda…
Sevdiğin insanın gülüşünde…
Akşam üzeri esen hafif bir rüzgârda…
Bir çocuğun kahkahasında…
Bunları görebilmek için ise farkındalık gerekir.
Hayat bazen yüksek sesle konuşmaz. Sessiz işaretler verir. İnsan bunları fark ettiği ölçüde yaşamı daha derin hisseder.
Belki de mesele daha hızlı yaşamak değil, biraz daha dikkatli yaşamaktır.
Çünkü insan bazen dünyayı değiştirmeden önce etrafına, sonra da kendi içine bakmayı öğrenmelidir.
Ve belki de gerçek zenginlik; çok şeye sahip olmak değil, sahip olduklarının farkında olabilmektir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar