Made in Europe hamlesi, Avrupa Birliği’nin kamu alımlarında Avrupa üretimine ve Avrupa merkezli tedarikçilere daha fazla ağırlık vermesini öngören stratejik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, Türk raylı sistem ve elektrikli ulaşım sanayisi açısından hem ciddi bir tehdit hem de önemli bir fırsat yaratmaktadır.
(https://ekonomiyontem.com.tr/demir-aglardan-altin-firsata/32600/)
Tehdit: AB kamu alımlarında Avrupa üretiminin ve Avrupa merkezli tedarikçilerin öncelik kazanması, Türkiye’nin yıllık yaklaşık 2 trilyon avroluk kamu alımları pazarına erişimini zorlaştırabilir.
Fırsat: FRMCS dönüşümü, elektrikli ulaşım yatırımları, yaşam döngüsü maliyeti, enerji verimliliği ve siber güvenlik odaklı ihaleler; AB standartlarına uyum sağlayan Türk firmalarına yeni pazar imkânları sunabilir.
Türkiye açısından temel soru şudur:
Bu dönüşümün dışında mı kalacağız, yoksa teknik kapasitemiz ve doğru ortaklık modellerimizle stratejik bir tedarikçiye mi dönüşeceğiz?

Türkiye, kısa sürede üç temel alanda harekete geçmelidir.
İlk 90 gün içinde:
On iki aylık dönemde:
Avrupa’daki “Made in Europe” hamlesi yalnızca bir menşe etiketi değişikliği değildir. Bu yaklaşım; kritik sektörlerde Avrupa üretiminin, tedarik güvenliğinin, yerel katma değerin ve stratejik bağımsızlığın daha güçlü biçimde korunmasını amaçlamaktadır.
Öne çıkan sektörler arasında şunlar bulunmaktadır:
Türkiye, AB ile Gümrük Birliği ilişkisine sahip olmasına rağmen, bu durum kamu alımlarına otomatik ve koşulsuz erişim hakkı sağlamamaktadır.
Bu nedenle yeni korumacı uygulamalar yürürlüğe girerse Türk firmaları, Avrupa Ekonomik Alanı içindeki üreticilere göre daha dezavantajlı bir konuma düşebilir.
Avrupa Ekonomik Alanı, 27 AB ülkesi ile İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç’i kapsayan 30 ülkelik bir ekonomik alan oluşturmaktadır.
Avrupa Serbest Ticaret Birliği ise:
olmak üzere dört ülkeden oluşmaktadır.
İsviçre EEA üyesi değildir ve AB pazarına erişimini ikili anlaşmalar üzerinden yönetmektedir. Türkiye ise mevcut durumda ne EEA ne de EFTA üyesidir.
Bu nedenle Türkiye’nin AB kamu alımlarındaki konumu, yalnızca Gümrük Birliği üzerinden değil; kamu alımlarına erişim, karşılıklılık ve ilgili sektörel düzenlemeler bakımından ayrıca ele alınmalıdır.
AB Adalet Divanının Kolin kararı, Türk firmalarının AB kamu ihalelerindeki konumu açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Bu nedenle Made in Europe hamlesi, Türkiye’nin AB kamu alımlarına erişim stratejisini yeniden değerlendirmesini gerektirmektedir.
Karar, AB ile karşılıklı kamu alımı taahhüdü bulunmayan üçüncü ülkelerde kurulu firmaların, AB kamu ihale mevzuatına dayanarak otomatik biçimde eşit muamele hakkı talep edemeyeceğini ortaya koymuştur.
Bu durum, Türk firmalarının bütün AB ihalelerinden otomatik olarak dışlanacağı anlamına gelmemektedir. Ancak ihaleye kabul edilme, değerlendirilme ve hukuki korumadan yararlanma koşulları artık daha dikkatli incelenmelidir.
Türk firmalarının her hedef ihale öncesinde şu sorulara cevap vermesi gerekmektedir:
Artık yalnızca düşük fiyat ve teknik yeterlilik yeterli olmayabilir. Hukuki erişim ve tedarik zinciri yapısı da teklif stratejisinin bir parçası hâline gelmektedir.
AB’nin korumacı kamu alımı politikalarına yönelmesinin üç temel nedeni bulunmaktadır.
COVID-19 krizi, kritik sağlık ekipmanlarından mikroçiplere kadar birçok alanda dışa bağımlılığın oluşturduğu riskleri ortaya çıkardı.
Avrupa açısından tedarik zinciri artık yalnızca ekonomik bir konu değil, aynı zamanda stratejik güvenlik meselesidir.
Çin merkezli firmaların düşük fiyat, devlet destekleri ve agresif pazar stratejileriyle Avrupa kamu ihalelerinde daha görünür hâle gelmesi, Avrupa üreticileri üzerinde önemli bir baskı oluşturmaktadır.
Bu durum özellikle:
gibi sektörlerde Avrupa üretiminin korunması yönündeki talepleri güçlendirmektedir.
AB, karbon nötr ekonomi hedefine ulaşmak için kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltmak istemektedir.
Batarya, yarı iletken, haberleşme sistemi, enerji ekipmanı ve siber güvenlik gibi alanlarda Avrupa içindeki üretim kapasitesinin korunması, iklim ve sanayi politikalarının ortak hedefi hâline gelmiştir.
Avrupa raylı sistem sanayisi, ihalelerde yalnızca en düşük fiyatın esas alınmasına karşı çıkmaktadır.
Sektörün öne çıkardığı yaklaşım şunları içermektedir:
Dolayısıyla, Türkiye açısından risk yalnızca araç satamamak değildir. Uzun vadeli bakım, yedek parça, yazılım, modernizasyon ve teknik servis gelirlerinin de kaybedilmesi mümkündür.
Buna karşılık, FRMCS, Avrupa demiryollarında kullanılan GSM-R sisteminin yerini alması planlanan yeni nesil demiryolu mobil haberleşme sistemidir. (https://uic.org/rail-system/telecoms-signalling/frmcs) Bu nedenle Made in Europe hamlesi, Türkiye’nin AB kamu alımlarına erişim stratejisini yeniden değerlendirmesini gerektirmektedir.
Avrupa genelinde çok sayıda kabin radyosu, baz istasyonu, ağ bileşeni ve kontrol sisteminin zaman içinde yenilenmesi gerekecektir.
Türkiye açısından fırsat alanları şunlardır:
Avrupa’daki mevcut kabin ekipmanı sayısının yaklaşık 90.000 seviyesinde olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu rakam doğrudan 90.000 adet yeni ve kesin sipariş anlamına gelmemektedir.
Yine de dönüşümün, uzun yıllara yayılacak büyük bir teknik yenileme pazarı yaratması beklenmektedir.
Türkiye için hedef yalnızca ekipman satmak değil; test, yazılım, siber güvenlik, entegrasyon ve bakım gelirlerinden de pay almak olmalıdır.
Bir tren, tramvay veya elektrikli otobüs ihalesinde düşük satın alma fiyatı tek başına en avantajlı teklif anlamına gelmemektedir.
Yaşam Döngüsü Maliyeti şu unsurları kapsamaktadır:
Örneğin 10 milyon avroya teklif edilen bir araç ile 12 milyon avroya teklif edilen başka bir araç karşılaştırıldığında, daha pahalı aracın uzun dönem enerji ve bakım maliyeti önemli ölçüde düşükse, toplamda daha ekonomik kabul edilebilir.
Türk firmalarının yalnızca satın alma fiyatı üzerinden rekabet etmek yerine 20 veya 30 yıllık toplam maliyet avantajlarını hesaplayıp belgeleyebilmesi gerekmektedir.
SIL4, kritik demiryolu emniyet sistemlerinde kullanılan en yüksek emniyet bütünlüğü seviyesidir.
Ancak bütün üretim tesislerinin veya bütün raylı sistem araçlarının doğrudan “SIL4 sertifikası” alması şeklinde genel bir zorunluluk bulunmamaktadır. SIL4 gerekliliği, ilgili emniyet fonksiyonları ve sistemlerin kapsamına göre değerlendirilmelidir.
Bu nedenle firmaların hangi alt sistem veya fonksiyon için hangi emniyet seviyesinin gerekli olduğunu ihale bazında belirlemesi gerekir.
CLC/TS 50701, demiryolu uygulamalarında siber güvenlik süreçleri için geliştirilmiş teknik bir çerçevedir.
Özellikle:
gibi alanlarda faaliyet gösteren firmalar için önemlidir.
IEC 62443, endüstriyel otomasyon ve kontrol sistemlerinin siber güvenliğine yönelik uluslararası bir standart ailesidir.
Türk firmalarının bu standartları yalnızca belge almak amacıyla değil; ürün geliştirme, risk analizi, erişim kontrolü, yazılım güncellemesi ve olay müdahalesi süreçlerinin tamamında uygulaması gerekmektedir.
Bütün AB ihaleleri bu standartları aynı biçimde zorunlu tutmamaktadır. Ancak teknik yeterlilik ve güvenilir tedarikçi değerlendirmelerinde giderek daha fazla önem kazanması beklenmektedir.
AB kamu alımlarında çevresel ve sosyal kriterlerin önemi artmaktadır.
Türk firmalarının şu alanlarda ölçülebilir veri sunabilmesi gerekir:
Bu kriterlerin her ihalede sabit bir yüzdeyle uygulanacağı söylenemez. Ancak çevresel performansın ihale puanlamalarındaki ağırlığının artması beklenmektedir.
Türkiye, FRMCS ve ilişkili ekipman pazarında ulaşılabilir ve ölçülebilir bir pay hedefleyebilir.
AB standartlarına uyumlu üretim ve sertifikasyon kapasitesi, yalnızca Avrupa’ya değil; Balkanlar, Orta Asya, Körfez ve Kuzey Afrika ülkelerine ihracatta da rekabet avantajı sağlayacaktır.
Türkiye’de kurulacak bir FRMCS test ve uygulama merkezi, yerli firmaların referans oluşturmasını kolaylaştırabilir.
FRMCS, siber güvenlik, haberleşme ve sinyalizasyon alanlarında kazanılacak bilgi birikimi başka sektörlere de aktarılabilir.
Bunlar arasında:
bulunmaktadır.
Türkiye’de geliştirilen hızlı tren, elektrikli tren, metro, tramvay ve sinyalizasyon projeleri doğru biçimde tamamlanırsa, komşu Avrupa ülkelerinde referans olarak kullanılabilir.
Türkiye, yalnızca araç ve ekipman satan bir üretici değil; sistem entegrasyonu, sertifikasyon hazırlığı, test, bakım ve mühendislik hizmeti sunan bölgesel bir teknoloji merkezi hâline gelebilir.
Şubat-Ağustos 2026
Hedef, Türkiye’nin Avrupa kamu alımları sistemindeki konumunun netleştirilmesi ve Türk firmalarının karşılaşacağı engellerin azaltılmasıdır.
Önerilen eylemler:
Başarı göstergeleri:
Ağustos 2026-Ağustos 2028
Hedef, Türk firmalarının AB standartları ve yeni ihale kriterleri doğrultusunda teklif verebilme kapasitesini artırmaktır.
Önerilen eylemler:
Şubat 2026
Mart 2026
Nisan-Mayıs 2026
Türkiye gerekli hazırlıkları zamanında yapmazsa şu risklerle karşılaşabilir:
Makaledeki ihracat kaybı ve pazar payı rakamları kesin sonuçlar değildir; bunlar belirli varsayımlara dayanan senaryo tahminleridir.
Gerçek sonuçlar:
bağlı olacaktır.
Nitekim, Hyundai Rotem, 2019’da Varşova için 123 tramvaylık kesin sipariş ile 90 ilave araç opsiyonunu kapsayan sözleşmeyi imzalayarak Polonya pazarına girmiş ve AB’de önemli bir referans elde etmiştir.
Sözleşmenin net bedeli yaklaşık 1,8 milyar PLN, imza tarihindeki kur üzerinden yaklaşık 422 milyon avro seviyesindedir.
Şirketin kendi değerlendirmesine göre enerji verimli teknik çözümü ve Türkiye’deki tramvay projelerinden edindiği deneyim, ihale başarısında etkili olmuştur.
Ancak sözleşmenin doğrudan AB-Güney Kore Serbest Ticaret Anlaşması sayesinde kazanıldığı veya firmanın yaşam döngüsü maliyetinde rakiplerinden belirli bir süre ileride olduğu yönündeki iddialar kamuya açık kaynaklarla doğrulanamamaktadır.
Bu örnekten çıkarılabilecek gerçekçi sonuç şudur:
AB dışındaki bir üretici; teknik yeterlilik, doğru fiyatlandırma, güçlü referans, teslimat kapasitesi ve yerel operasyon modeliyle Avrupa pazarında başarılı olabilir.
Bununla birlikte 2019 sonrasındaki hukuki ve siyasi ortam değişmektedir. Kolin kararı ve European Preference yaklaşımı, gelecekteki ihalelerde hukuki erişim ve menşe stratejisini daha önemli hâle getirmektedir.
Sonuç olarak, Alden Biesen süreci (https://www.consilium.europa.eu/en/meetings/european-council/2026/02/12/) , Türk sanayisi açısından nihai bir dışlama kararı değil; Avrupa’nın gelecekte izleyeceği sanayi ve kamu alımı politikasının güçlü bir işaretidir. Made in Europe hamlesi, Türkiye için hem pazar erişimi riski hem de teknik ve endüstriyel dönüşüm zorunluluğu yaratmaktadır.
Türkiye önündeki fırsat penceresini değerlendirebilirse:
Ancak gerekli hazırlıklar yapılmazsa Türkiye, AB kamu alımları pazarının dışında kalmasa bile daha sınırlı, daha düşük marjlı ve daha bağımlı bir tedarikçi konumuna düşme ihtimali var.
Bu yalnızca bir ticaret politikası değişikliği değildir.
Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki endüstriyel konumunu belirleyecek stratejik bir dönüm noktasıdır.
İlk 90 gün, yani Şubat-Mayıs 2026 dönemi; hukuki erişim, teknik uyum, test altyapısı ve ortaklık modelleri bakımından somut hazırlıkların başlatılması için kritik önemdedir.
Gecikmenin maliyeti, harekete geçmenin maliyetinden çok daha yüksektir.
Karar vericiler: İlk 90 günlük eylem planını gecikmeden başlatmalıdır.
Sanayi kuruluşları: AB kamu alımlarına erişim, ürün menşei ve teknik standartlar için ortak çalışma yürütmelidir.
Üreticiler: FRMCS, yaşam döngüsü maliyeti, siber güvenlik ve yerel servis kapasitesini teklif stratejisinin merkezine almalıdır.
Ar-Ge merkezleri: Haberleşme, test, doğrulama ve demiryolu siber güvenliği alanlarına odaklanmalıdır.
Tüm paydaşlar: Bu süreci yalnızca bir tehdit olarak değil, Türk sanayisinin dönüşüm fırsatı olarak değerlendirmelidir.
Hazırlayan: Yiğit Belin
Kurum: Red Apple Başmüdürü
Tarih: Şubat 2026
İletişim: redapple@redapple.world
Makalede yer alan pazar payı, ihracat kaybı ve gelecek dönem gelir tahminleri kesinleşmiş sonuçlar değildir. Bunlar mevcut sektör verileri, erişim riski, olası pazar daralması ve teknik dönüşüm varsayımları senaryolardır.
Nihai sonuçlar, AB düzenlemelerinin kapsamı ile Türkiye’nin diplomatik, hukuki ve teknik hazırlık düzeyine bağlı olacaktır.
Malesef: https://rollingstockworld.com/passenger-cars/bozankaya-barred-from-polish-tender-as-eu-rules-tighten/